11 Nisan 2014 Cuma

ALBAYA MEKTUP YOK

KÜNYE

Orijinal Adı : El Coronel No Tiene Quien Le Escriba
Yazar : Gabriel Garcia Marquez

Orijinal Dili : İspanyolca
Çevirmen : Handan Saraç
Yayınevi : Can Yayınları












Posta şefi çantayı omzuna vurdu, setten indi ve başını çevirmeden yanıtladı: “Albaya mektup yazan yok!” – syf. 28

Nobel ödüllü yazar Gabriel Garcia Marquez’in ilk kitaplarından biri olan Albaya Mektup Yok, okuyucuya emekli bir albay ve eşi özelinde kişinin yaşlandıkça içine düştüğü yalnızlığı ve bunla baş etme halini Marquez’in o kendine özgü üslubuyla aktarıyor. Yazar bu uzun öyküsüyle bir yandan umudun insan hayatında her dem var olduğunu hissettirirken diğer yandan o dönem Kolombiya’da hüküm süren baskı rejimine inceden eleştiri getiriyor.

Yılgınlık, Umut, Sansür Üçgeni

Dünya çapında üne "Yüzyıllık Yalnızlık" kitabıyla ulaşan Marquez’in ilk eserlerinden biri olan 60 sayfalık bu “uzun öykü” temelde birkaç ana kavram üzerine vurgu yaparak ilerliyor: Bir, ülkesi uğruna savaşmış emekli bir albayın yaşlılığında bu vatanseverliğinin karşılığını göremeyişinin acısı, iki umudun herkes için her zaman var olduğu ideası ve üç, baskı ve sansürün toplum üzerindeki etkisi.

Anlatmaya kitaba ismini veren ana vurgudan başlamak gerekirse, öykümüzün başkahramanı emekli albayımız on beş yıldır her cuma günü -gençliğinde verdiği emeklerin karşılığı olabilecek emekli aylığının kendisine postayla ulaşıp ulaşmadığını kontrol etmek için- limana gider ve şehirden gelecek tekneyi bekler; ancak ne acıdır ki her cuma limandan eli boş döner. Gittikçe yaşlanıp kimsesizleşmesinin ve maddi olarak zora düşmesinin de etkisiyle albaya ağır gelen bu yük, onun o mağrur duruşuyla birleşince okuyucuda içinden atamadığı bir isyan hali yaratır. Marquez öyle içten anlatır ki her cuma günü yaşanan o “anlık” yılgınlığı, bir dahaki cumanın gelişini okumak dahi istemezsiniz. Albay bu cuma o limana hiç gitmesin, o yılgınlığı hiç yaşamasın istersiniz ama ne var ki inatçı albayımız o limana gitmekten de okuyucusunu üzmekten de hiç vazgeçmez.

İkinci olarak, yazar, kitabın yabancı dilde yapılmış pek çok baskısının kapağında görülebilen bir horoz dövüşü hikayesiyle kitaba “umud”u yansıtan yeni anlamlar katmaya çabalar. Maddi olarak oldukça zor durumda kalan albay ve eşinin horozu satmak ya da kısa bir zaman içinde gerçekleşecek horoz dövüşlerinde kullanmak arasında kalışı bir yanda; horozun kendi oğullarıyla olan manevi bağı nedeniyle ona yükledikleri anlam diğer yanda derken Marquez’in her kitabında var olan o insani yönünü tekrar tekrar hissedersiniz. Bunla birlikte “altın yumurtlayan horoz”un ite kaka sürdürülen yaşam savaşı kitapta sadece albay ve eşi için değil tüm toplum için umudun simgesidir aslında… O horoz öldürülemez, satılamaz…

“Bana kalsa hemen bu akşam bir horoz yahnisi yaparım. Elli pesoluk bir hazımsızlık çok iyi olurdu.” (…) “Beni üzen şu yoksul oğlanların -horoz dövüşü için- para biriktiriyor olması.” – syf. 25

Hikaye boyunca arka planın satır aralarına özenle serpiştirilmiş sansür ve baskı rejimine dair ifadeleriyle de oldukça göz doldurucu bir tablo çizen yazarın üçüncü ana vurgusu da -tahmin edilebileceği gibi- bu konu üzerinedir. Kasabaya yeni gelen filmlerin “ne kadar sakıncalı” olduğuna dair kilisenin çan çalmasından tutun da gazetelerin gerçekleri halktan saklamasına kadar pek çok konuya ince göndermeler yapmaktan geri duramayan Marquez, Albay’ın bir türlü isyan edemeyen o mağrur hali ve bitmek bilmeyen sabrı ile de aslında bu sansür rejimine karşı bireylerin içsel patlama noktasına geliş sürecine ışık tutar.

“Sansür konduğundan beri gazeteler yalnız Avrupa’dan söz eder oldu,” dedi. “En iyisi Avrupalılar buraya gelsin, biz de oraya gidelim. Böylelikle herkes kendi ülkesinde neler olup bittiğini öğrenebilir.” – syf. 28

Türkiye’nin hapisteki gazeteci sayısında patlama yaptığı ve basına Abdülhamit dönemini mumla aratacak derecede baskı yapıldığı şu dönemde çizilen bu tablonun Türkiye için de -ayrıca- aydınlatıcı olduğu söylenebilinir. Kırmızı Pazartesi adlı eserinde “töre cinayeti” gibi Türkiye’nin kanayan çok sayıdaki yarasından birine oldukça doğru noktalardan vurgu yapan Marquez, bu kitabıyla da yine Türkiye’de demokratikleşme yolunda handikap oluşturan “basın sansürü”nü okuyucuya kendine özgü üslubuyla anlatır. Bu açıdan bakılınca, Marquez’in eserlerinin Türk okuyucusu için başka bir anlam, başka bir samimiyet taşıdığı da söylenebilinir.

Eleştirel açıdan bakarsak, kitap sonlara doğru anlattığı öykünün yoğunluğunu kaybediyor denebilir. Fazlasıyla dolu dolu başlayan hikayede olaylar kitap ilerledikçe birbirinden daha kopuk hale geliyor ve sanki son 20 sayfadaki her bir olay başlara göre daha kısa kısa geçiliyor. Bu minvalde -kitabın Marquez’in ilk eserlerinden biri olduğu da göz önüne alınırsa- sanki yazar sonlara doğru toparlamakta zorlanmış ve hatta kısmen sıkılmış bile denebilir. Hikayenin sonunu başlarda aldığınız o edebi lezzetten sonra biraz yavan bulabilirsiniz, benden söylemesi.

Gabriel Garcia Marquez
Biçimsel anlamda, bu kitap için Marquez’in artık kendisiyle neredeyse özdeşleşmiş “büyülü gerçeklik” tarzını ilk defa ortaya koyduğu eserlerden biri denebilir. Ara ara Albay’ın geçeklikten kopup halüsinasyonların içinde kayboluşu Marquez’in yaklaşık altı yıl sonra yazacağı “Yüzyıllık Yalnızlık” adlı dev eserinin nüvelerini okuyucuya daha şimdiden göstermesi açısından önemli imgelemler.

Çeviri kalitesi açısından, Türkçeye Can Yayınları adına Handan Saraç tarafından çevrilmiş eserde, yazım ve imla açısından hiçbir sıkıntı görmesem de ara ara anlam düşüklüğü içeren cümlelere rastladığımı söylemeden geçemeyeceğim. Karşılaştırma yapmak gerekirse, Albaya Mektup Yok’u bitirdikten sonra Kırmızı Pazartesi’yi İspanyolca aslından çeviren İnci Kut’un başarısı nezdimde bir kez daha takdir uyandırdı.

Özetle, Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez bu kitapta da gene pek çok açıdan ele alınmış bütün bir toplum tablosuyla karşımıza çıkıyor. Marquez, Albay ve eşi özelinde anlattığı hayata karşı duyulan yılgınlık hissiyatı, yaşamı devam ettirmek için verilmek zorunda kalınan kararlar ve tabii arka planda işlenen sansür mekanizmasıyla ne kadar büyük bir yazar olacağının sinyallerini daha şimdiden veriyor. Albaya Mektup Yok belki Marquez’in Nobel almasına neden olan kitabı değil, ama yazarın gelişim sürecini ve “büyülü gerçeklik” stilinin oturuşunu anlamak açısından önemli bir yapıt; okuyun-okutturun, Marquez’in o insani yönünü bir kez daha görüp kendisine özgü yazım stilini oturuşuna birebir şahit olun.

Keyifli okumalar dilerim.

10 Ekim 2013 Perşembe

OYUNLARLA YAŞAYANLAR

Oyunlarla Yaşayanlar, İletişim Yayıncılık
Yaklaşık iki gün önce online gazetelerin birinde bir haber ilişti gözüme, “Tutunamayanlar’ın Sinan Yayıncılık’tan çıkan ilk baskısı 9900 TL ile Türkiye’nin en pahalı kitabı oldu” diye. Bütün yazarlık serüveni boyunca anlaşılamamaktan ve hak ettiğine inandığı değeri görememekten yakınan bir yazarın ölümünün üstünden 20 yıldan fazla bir zaman geçtikten sonra bu denli popüler olması ancak Atay’ın o hicivli diliyle anlatılabilecek türde bir ironidir, orası kesin. Bundan daha ironik olan ise, Tutunamayanlar’ın karikatürlere bile konu olan popülerliğinin aksine, yazarın yazdığı tek tiyatro metni olan Oyunlarla Yaşayanlar’ın halen daha açılmayı bekleyen sandıktaki hazine gibi olmasıdır. Üzerinde yapılan inceleme sayısının bir elin parmaklarını geçmemesinden de anlaşılabileceği gibi, Tutunamayanlar’ı yazılmasının üzerinden yaklaşık otuz yıl geçtikten sonra fark eden -ve güya bu konuda pişman olduğunu sağır sultana duyuran- Türk okuyucusu, aslında yazarın ömrü boyunca okuyucusuna vermek istediği mesajı en konsantre şekilde sunduğu ve son nefesinde “gerçek bir tiyatroda” oynanmasını istediğini söylediği eseri Oyunlarla Yaşayanlar’a henüz daha varamamıştır. Gelin biz bu popülarite döngüsünü kıralım ve üstadın 79. yaş gününe iki gün kala son nefesindeki isteğini elimizden geldiğince yerine getirelim.

Oyunlarla Yaşayanlar, Atay’ın yazdığı üçüncü kitap olup bir tiyatro metni olarak kaleme aldığı tek eserdir. Kara mizah yüklü diliyle oldukça eğlenceli bir metin ortaya çıkaran yazarın -bütün kitaplarında olduğu gibi- Oyunlarla Yaşayanlar’da da hem bireyin içsel hezeyanlarına hem de toplumsal meselelere karşı geniş çaplı bir eleştiri vardır. Toplumsal anlamda Tutunamayanlar’dan beri işlediği burjuva aydının halk ile arasındaki kopuk ilişkiyi yermeye bu kitapta da devam eden yazar, bireysel olarak ise kişinin kendiyle hesaplaşamamasına -ki bu aynı zamanda aydın zümreye de getirdiği bir eleştiridir- ve renksiz yaşamı içinde kendi kendine yarattığı oyunlara kapılıp gitmesine dikkat çeker.

Hikaye boyunca okuyucusuna Türk toplumun karakteristiğine dair hem küçük hem de büyük resmi göstermeye çalışan yazar, bunu yaparken toplum-birey ilişkisi arasında mümkün olduğunca organik bir bağ kurup aralarındaki geçişleri görünmez kılmaya çabalar. Buna mukabil, ben bu yazıda kitabı daha iyi açıklayabilmek için yazarın iç içe geçirdiği bireysel ve toplumsal vurguları mümkün olduğunca birbirinden ayırarak anlatmaya çalışacağım.

OYUN İÇİNDE OYUN

Atay'ın daktilosu
Kaynak: NTV Tarih
Oğuz Atay’ın neredeyse bütün kitaplarında kendine yer bulan temel meselelerden biri hayatın bir çeşit “oyun” olma halidir. Geçim düzeyinin kısmen yüksek olmasının getirisiyle yaşam kaygısından sıyrılabilen burjuva sınıfın hayatı bir oyun gibi kurgulama ve sık sık küçük oyunlar oynama peşinde olduğunu kendine mesele olarak alan yazar, “oyun” sözcüğünden kastının ne olduğunu Tehlikeli Oyunlar’da Hikmet’in ağzından anlatır: “Oyunlar gerçeğin en güzel yorumlarıdır. Bizim gerçek dediğimiz şey de bazı güçlükler yüzünden iyi oynanamayan oyunlardır.” Yazarın bu bakış açısı göz önüne alınırsa, aslen bir tiyatro oyunu olarak kaleme alınan hikayenin bir nevi “oyun içinde oyun” olduğunu iddia etmek pek de yanlış bir ifade olmayacaktır.

Atay’ın bu kitapta kurguladığı oyunu hakkıyla kavrayabilmek için karakterlerin her birinin üzerinde yapılan simgelemeleri ve birbirleriyle olan etkileşimlerini iyi anlamak gerekir. Bu amaçla, oyunun içine yerleştirilmiş bütün karakterleri ayrı ayrı irdelemek doğru bir yaklaşım tarzı olabilir:

1. COŞKUN ERMİŞ: Hikayemizin baş kahramanı. Hayatını kendine uygun olmayan işlerin peşinde dolanarak savurduğunu düşünüp erken emekliliğe ayrılmış olan eski tarih öğretmeni Coşkun, evli ve bir çocuk babasıdır. -Bu noktada, Oğuz Atay bizi gene şaşırtmaz ve bütün kitaplarında olduğu gibi hikayesinin baş kahramanı için bir erkek seçer. Bu durum Atay’ın kadınları anlamakta zorluk çektiğine veya bir başkarakter olarak ele alacak kadar onları tanımadığına işaret olabilir-.

Adındaki simgelemeden de anlaşılabileceği gibi Coşkun, içerisinde “coşkun” duygular besleyen ancak hayatın yükü altında ezilirken bunları ortaya çıkaramayan, ancak 50’sinden sonra oyunlar yazmaya başlamış ve gerçeklikle oyunlar arasında gidip gelen bir yarı-aydın figürüdür. Aslında, Coşkun’un hikaye içerisinde birbirini besleyen iki ana görevi vardır: Birincisi, oynadığı oyunları ciddiye alan ve bu uğurda acı çeken bir adam; ikincisi kendisinin de dahil olduğu yarı-aydın takımının kendi milletini hor görüşüne karşı durmaya başlayan ve yavaş yavaş aydınlanmaya -soyadından da anlayabileceğimiz gibi “ermeye” başlayan- bir kısmi burjuva.

Coşkun’un hikayedeki toplumsal görevini şimdilik bir yana bırakıp bireysel karakterine bakacak olursak, hikaye boyunca evdekilerin alaylı diliyle bir problemi yokmuş gibi gözükse de aslında içlerinde “oyun”ları ciddiye alan ve bunu birkaç yerde açıkça dile getiren tek karakter olduğu oldukça açıktır. Bu açıdan bakıldığında, Coşkun’la Tutunamayanlar’ın “Hayatım ciddiye alınmasını istediğim bir oyundu” diyen Selim’i arasında bir paralellik gözlemlenebildiği de söylenebilir.

2. CEMİLE: Hikaye boyunca net bir şekilde vurgulanır ki, Coşkun’un eşi Cemile, oyundaki tek rasyonalist karakterdir. Coşkun’un emekliliğe ayrılmasıyla bütün geçim derdi üzerine binen ve dikiş dikerek ailesini geçindirmeye çalışan Cemile, hem deterministik karakteri hem de hayat kaygısı içinde oluşu nedeniyle Coşkun’un tiyatro konusundaki heyecanlarını paylaşmaz ve bu nedenle kitap boyunca neredeyse hiçbir oyunda yer almaz.

Cemile’nin bu “deliliğe varmış” oyun içerisinde yer almayışının nedenini tam anlamıyla kavrayabilmek için Atay’ın oyun tanımlamasına tekrar bakmak gerekir: Üstte de söylediğim gibi, yazara göre, “küçük oyunlar” burjuva sınıfın meselesidir; zira işçi sınıf temelde yaşam kaygısı güttüğünden bu tip meseleler yerine çok daha temel hayat kaygılarıyla boğuşur. İşte bizim hikayemizdeki işçi sınıf da dikiş diken, pazara giden, elektrik faturasının son ödeme tarihini gözleyen, kısacası ailesini geçindirmeye çalışan Cemile’dir. Hayata ve geleceğe dair derin kaygılar güden Cemile bu nedenle hiçbir oyunda yer almaz, yer alanları da anlamaz.

Hikaye açısından bakıldığında, bütün bu faktörler “Cemile’nin dışında kendi aramızda anlaşıyoruz sanırım” diyen Coşkun’u adım adım karısından uzaklaştırır.

3. ÜMİT: Coşkun ve Cemile’nin 16 yaşındaki tek oğludur haylaz ve yaramaz Ümit. Özellikle babası ve Saffet’in oyunlarında her daim yer alır ve aslında oldukça yetenekli bir oyuncudur. Kitapta Ümit üzerine yapılan en ciddi simgeleme ismindedir. Ümit çocuktur ve gelecektir, gelecek de ümittir. Bu tarz bir isim oyunu Atay’ın kitabı yazarken halen daha gelecekten ümitli olduğuna işaret kabul edilebilir.

Bu noktada, şu nüansa dikkat çekmekte de fayda var: Atay metnin en başında karakterleri sayarken Coşkun’un adını soyadı olan Ermiş’le beraber yazarken Ümit ve Cemile için soyadlarını kullanmaz. Çünkü tüm karakterler içerisinde toplumsal sorunların çözümüne dair bir sonuca varabilmiş ve bu yüzden “ermiş” sıfatına erişebilmiş tek kişi Coşkun’dur, ve bu sebepten Ümit ve Cemile karakter listesine soyadsız yazılır.

4. SAFFET SÖYLEMEZOĞLU: 30 yaşlarında genç bir tiyatro oyuncusu olan Saffet, Coşkun’a yazdığı oyunlarda yardımcı olur. Coşkun’un aksine oldukça alaycı bir karaktere sahip olan Saffet, bu açıdan Coşkun’u Cemile’nin deterministik tarafından koparıp onu oyunun içine sürükleyen ana etmenlerden biri olarak yorumlanabilir.

Atay hikaye boyunca Coşkun’un oyunlar konusundaki ciddiyetini göstermek için Saffet’e birkaç kez “Bu oyunları ciddiye alıyor musun” diye sordurtur ki bu sayede aralarındaki ayrımı net bir şekilde görebilmemizi ister. Coşkun’a göre ise Saffet ciddi olmaktan, ciddi görünmekten korkan biridir.

5. SAADET NİNE: İlerleyen yaşı nedeniyle akıl sağlığı konusunda sıkıntılar yaşayan Cemile’nin annesi Saadet Nine, oyun içinde yer alan gerçeklikten en kopuk karakterdir. Atay, Saadet Nine’nin de ismi üzerinden bir simgelemeye gider ve hikayenin en “kendi yarattığı oyunun içine hapsolmuş” karakterine “Saadet” ismini verir. Bu şekilde, mutluluğun oyunun içinde tamamen kaybolmakta olduğunu ima etmeye çalıştığı düşünülebilir.

6. EMEL SEVİNİR: Tiyatronun genç ve güzel oyuncusu. Emel, genç yaşının da etkisiyle tiyatro konusunda ateşlidir ve bu bakımdan Coşkun’la benzeşir, tahmin edilebileceği gibi de ortak paydaları bir süre sonra ikisini yakınlaştırır. İsim seçimi üzerindeki simgeleme Emel’de de karşımıza çıkar ve Coşkun’un varmaya/elde etmeye çalıştığı kadının adı “Emel” konulur.

7. SERVET DUYGULU: Tiyatronun sahibi ve oyuncusu, Saffet’in deyimiyle “Bay Sermaye”. Oyun boyunca Servet Bey’in eski dönem romantik tiyatrosuna olan özlemine açıkça vurgu yapılır ki Servet Bey’in kişiliği hakkındaki bu iki önemli detay –sermayedarlığı ve romantikliği- gene “Servet Duygulu” olarak seçilmiş ismiyle simgelenmiştir.

Tüm bu bilgiler ışığında bakıldığında aslında karşımıza çıkan tablo oldukça açıktır: Hikaye içerisinde Saadet Nine ve Cemile iki uç durumu simgeler. Cemile alabildiğine deterministik, alabildiğine gerçekliğe bağlıyken, Saadet Nine etrafında gelişen hayattan tamamıyla kopuk, kendi yarattığı hayal dünyasında -kendi yarattığı oyun içinde- yaşayan bir karakterdir. Coşkun, Saffet, Ümit, Emel ve Servet kitap boyunca bu iki uç karakter arasında -diğer bir deyişle oyun ve gerçeklik arasında- gidip gelirler.

Oyunda -ana karakterler dışında- adı geçen garson, müzik hocası, komiser ve icra memurunu hep aynı kişi canlandırır. Yazar tarafından bilerek atılmış bu adım, bireyin yakın çevresi dışında geriye kalan herkesin onun için “birbirinin aynısı” olduğuna ve her bireyin ömrünü aslında birbirinin aynısı oyunlarla geçirdiğine vurgu yapmak için ortaya atılmış gibi durmaktadır. Vermek istediği mesajın tam olarak anlaşılamayacağından kaygı duyan Atay, metin içinde bu duruma -aslında aynı oyuncu olduğunu sadece “ermiş” Coşkun’un fark edebildiği- Garson ve Müzik Hocası üzerinden bir açıklama getirmeye çalışır:

“COŞKUN (duymamış gibi): Belki de karıştırmıyorum. Belki de insanlar aynı oyunları oynuyorlar, hayatlarını birbirine benzer oyunlarla geçiriyorlar.” – syf. 46

Karakterlerin oyun içindeki yerleşimlerinin okuyucuya verdiği mesajın yanı sıra, Atay’ın diğer kitaplarında da karşımıza çıkan “diğer kadın” figürü Oyunlarla Yaşayanlar’da da es geçilmez. Coşkun’un heyecanlarını paylaşmayan ve kendini tamamen gerçekliğe hapseden Cemile ile Coşkun’un araları açılır ve kahramanımız “genç ve güzel” tiyatro oyuncusu Emel’e gönlünü kaptırır. Tehlikeli Oyunlar’da Hikmet’in düştüğü Bilge-Sevgi ikilemi ve dahi Atay’ın biyografisindeki başarısız bir evlilik ve aslen aşık olunan başka bir kadın figürü göz önüne alınırsa, her iki kitaptaki başkarakterlerimizin kısmi otobiyografik öğeler içerdiği ve iki kadın arasında kalmışlığın Atay’ın hayatının önemli bir problemi olduğu da söylenebilir.

YARI-AYDIN VE TOPLUM İLİŞKİSİ

Tutunamayanlar, Sinan Yayıncılık
Oğuz Atay’ın ilk üç kitabı dikkatle incelendiğinde, Atay’ın topluma dair “meselesi olan” bir yazar olduğu kolaylıkla fark edilebilir. Yazar tüm kitaplarında, Cumhuriyet’in ardından -özellikle 1960-70’lerde- sazı hepten eline almış ve aydınlanmanın/ilerlemenin yalnızca Batı’yı taklit etmekle olacağını düşünen, bu nedenle kendi toplumuna sırtını dönen ve onu aşağılayan bir tavır sergileyen sözde aydın burjuva takımına bir eleştiri getirmektedir. Tutunamayanlar’da burjuvazinin bu hakir gören tutumuna karşı yaptığı en geniş eleştiriyi ortaya koyan yazar, kitap boyunca tipik bir burjuva ailesinin simgesi olan Turgut’u Selim’in ışığıyla yavaş yavaş yaşamakta olduğu sahte hayattan çıkarır.

Ancak, Tutunamayanlar’ın yazarın beklediği ilgiyi görmemesi -ve dahi kimi edebiyat çevrelerinin aslen inşaat mühendisi olan Atay’a mesafeli yaklaşması- yazarı bu yarı-aydın takımına karşı daha da bileyler ve ardından yazacağı her iki kitapta da bu meseleyi işlemesine bir anlamda önayak olur.

Oyunlarla Yaşayanlar’a baktığımızda da, tıpkı Tutunamayanlar’da olduğu gibi, yoğun bir yarı-aydın ve burjuva eleştirisi görürüz. Atay'ın  günlüğünde hakkında “iki kültür arasında bunalıyor, bu bunalım orta seviyede bir aydın duyarlığı” diye yazdığı başkarakterimiz Coşkun, halktan uzaklaşmış aydının geri dönüş çabasını anlatır aslında. Yani Coşkun, kendisi de bir burjuva olmasına rağmen dönemin konjonktürünün aksine halka sırtını dönmez ve iki kültür arasında sıkışıp kalır. Yazarın kitabın geneline yedirerek vermeye çalıştığı -ancak bu konuda pek de başarılı olamadığı- bu mesajı en net haliyle Coşkun’un yarı sarhoş halde attığı nutukta bulabiliriz -ki buna benzer sarhoş nutukları Tutunamayanlar’da Turgut da atar-:

Ey zavallı milletim dinle! (Durur.) Şu anda, hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış bulunuyoruz. Çünkü ey milletim, senin hakkında, az gelişmiştir, geri kalmıştır gibi söylentiler dolaşıyor. Ey sevgili milletim! Neden böyle yapıyorsun? Neden az gelişiyorsun? Niçin bizden geri kalıyorsun? Bizler bu kadar çok gelişirken geri kaldığın için hiç utanmıyor musun? Hiç düşünmüyor musun ki, sen neden geri kalıyorsun diye durmadan düşünmek yüzünden, biz de istediğimiz kadar ilerleyemiyoruz. Bu milletin hali ne olacak diye hayatı kendimize zehir ediyoruz.” – syf. 51

Atay’ın yukarıdaki paragrafta olduğu gibi hicivli ve kara mizah yüklü bu dil ile yarı-aydın takımını ti’ye alması ilk kitabından beri kaleme aldığı “meselesinin” kendisi için halen daha önemli olduğunun en net göstergesidir.

Bunun yanında, yazar, “büyük resim” anlamında okuyucuya Osmanlı-Cumhuriyet arasındaki sancılı geçişin izlerini gösterip aslında bir anlamda okuyucusunu zihnen Türk toplumunun kendini bir anda içinde bulduğu o “kültür çorbasına” vardırmaya çalışır. Gene karakterler üzerinden gidecek olursak, artık epeyce yaşlanmış ve akıl sağlığını tümden yitirmiş, Halife özlemiyle yanıp tutuşan ve gözü hep Cemil Paşa’nın yolunda olan Saadet Nine, eski dönem Osmanlı insanını temsil etmektedir. Saadet Nine üzerinden Atay, Osmanlı’nın Cumhuriyet yarı-aydınına bakışını şöyle örnekler:

“… Zındık paşalar ve farmasonlarla birlikte bir çeşit meşrutiyet ilan edildi demek diyorum, demek farmason baloları bile veriliyor.” – syf. 15

Öte yandan, yazar, Cumhuriyet-Osmanlı kültür çorbasına yalnızca Osmanlı tarafından bakmakla kalmaz, gene Saadet Nine üzerinden işin Cumhuriyet kısmına da atıfta bulunur:

“COŞKUN (aynayı elinden bırakır): Ne tahkikatı?
SAADET NİNE: Kitap tahkikatı elbette. Yeni halifenin de Abdülhamit Efendimiz gibi kitap okuyanlar yüzünden başı derde girmesin diye bu sefer tedbirli davranıyorlamış.” – syf. 15

1. perdede yer alan bu olayların yanı sıra, metnin 2. perdesinde de toplumsal eleştiri kendisine genişçe yer bulur ve Saadet Nine’yi eve geri döndürmek için Cemil Paşa kılığında sokağa çıkan Ümit üzerinden kılık-kıyafet yönetmeliğine ve Şapka Kanunu’na da ciddi eleştiriler getirilir.

ACIKLI GÜLDÜRÜ

Tüm bu simgelemeler ve “meseleler”in dışında kitaba bakacak olursak, yazar hikayenin en başında Coşkun’un evinin -gerçek oluşuna vurgu yapmak için- ayrıntılı olarak sahneye konacağını, fakat evin dışında gerçekleşen olayların son derece basit figürlerle anlatılacağını söyler ve bu ışık-dekor oyunuyla ev dışındaki olayların gerçekten yaşanıp yaşanmadığı  -ya da Coşkun’un evinin dışında kesin olarak yaşayıp yaşamadığı- konusunda okuyucunun/izleyicinin zihninde kuşku yaratmayı amaçlar. Yani hep dönüp duran o oyun kavramına geri döneriz: bu olaylar gerçekten yaşanıyor mudur yoksa biz Coşkun’un kafasının içinde kurduğu oyunları mı görmekteyizdir, orası muammadır ve yazarın kitabı yazarkenki ana vurgularından biridir.

Ek olarak, oyun boyunca yazar “zaman” kavramına da belirgin bir atıfta bulunmaz. Olaylar ilerler ama hangi olay ne zaman olur o konuda da okuyucunun elinde kesin bir bilgi yoktur, dolayısıyla hikayedeki zaman faktörünün de okuyucunun zihninde olayların gerçekliğine kuşku düşürmek için kullanılmış -hatta aslında kullanılmamış- bir öğe olduğu söylenebilir.

Atay, Oyunlarla Yaşayanlar’ın “Hayat Bir Oyundur (Acıklı Güldürü)” adını verdiği ilk taslak metnini bitirdiğinde senaryoyu Kenter’lere okutur fakat aldığı tepkiler olumlu olmaz. Genellikle ilk perdedeki mizahi anlatım beğenilir ancak ikinci perde durağan ve acemice bulunur. Gelen eleştiriler doğrultusunda Atay metin üzerinde -ve kitabın isminde- oynamalar yapsa da -şahsi fikrim- metnin halen daha ilk perdesinin daha başarılı olduğu yönündedir.

HİSSİYATIMIZIN TARİHÇİSİ

Kaynak: NTV Tarih
Özetle, Oğuz Atay, mizahi dilinin perdesine ustaca gizlenmiş simgelemeler ve meselelerle dolu hikayesi Oyunlarla Yaşayanlar'da bir yandan burjuva sınıfın birbiriyle çelişen yaşam alışkanlıklarını kendine özgü üslubuyla eleştirirken, diğer yandan çözümünü bulduğuna inandığı toplumsal meseleleri okuyucuya kendi penceresinden göstermeye çabalamaktadır. Gelgelelim, 2013’te bile Atay'ın aslında en çok kendi gibileri yerdiğinin farkında bile olmadan oraya buraya Olric yazanların kitabın esamesini bile okumamasından da anlaşılabileceği gibi, Oyunlarla Yaşayanlar, şifreli anlatımı ve yazarın geçmişi/hayata bakış açısı hakkında derinlemesine bilgi gerektiren konusuyla hep üzerinde konuşulması ve “mesele”sinin çözülmesi zor bir kitap olarak kalacaktır.

Yazdığı bütün kitaplarda ve yarattığı bütün karakterlerde kendiden bir parça bulabileceğiniz Atay, yaşamı boyunca sadece "seçkin" çevrelerin değil, her kitabında inatla ve sebatla savunduğu ve hakkında günlüğüne -içerlenmiş ruhuyla- "Benden haberleri bile yok" diye yazdığı milletinin de kendisini anlamamasından yakınır. Oğuz Atay’ın hem kitaplarını hem de günlüğünü okuyup duygulu, kırılgan ve adil ruhunu fark ettikçe insan hayıflanmadan edemez; keşke şimdilerde adına kaleme alınan yazıları, yazdığı her bir cümleyi hatırlayıp da günlük yaşamı içinde bile yalnızlaşanları görseydi diye... Sen mi bizden çok ilerdeydin yoksa biz mi -defaatle söylediğinin aksine- senden epeyce gerideydik bilmiyorum. Geldik, ama çok geç vardık sana, -laf aramızda- sen de biraz fazla acele ettin gitmekte. Yaşarken hissiyatlı ruhunu epeyce üzdük, artık elimizden geldiği kadarıyla…


Doğum günün kutlu olsun.

25 Mayıs 2013 Cumartesi

Zorba Dünyanın Öyküsü: AĞIR ROMAN

Ağır Roman, Everest Yayınları

“Ağla sevdam, ağla / Ağla, zorba bu dünya…”

Yaklaşık 5 ay önce -kasvetli bir Ocak günü- ajanslara edebiyat dünyasını sarsan bir haber düştü: Ağır Roman kitabının yazarı Metin Kaçan Boğaziçi Köprüsü’nden atlayarak yaşamına son verdi diye. O gün bugündür aklımda bu 90’ların başında yayınlanıp 1996 yılında Mustafa Altıoklar tarafından filme çekilmiş -ve asıl o zaman popüler olmuş- eseri layığıyla anlatabilmek, unutulmasına köstek olmak... Bugüne kısmetmiş.

Ağır Roman, İstanbul’un bilerek ve isteyerek göz ardı edilmiş, unutulmuş, terk edilmiş, “ötekilerin diyarı” olarak bilinen –ve şimdilerde kentsel dönüşüm adıyla sonsuza dek yok edilen- bir kültürünün eseri: Tarlabaşı-Dolapdere’nin merkezi Kolera Sokağı’nın kültürü. Kolera, resmi olarak Tayyare Sokağı olarak bilinen İstanbul’un Tarlabaşı semtinin tam ortası. Hapçısından travestisine, gafticisinden pezosuna kadar her türlü “öteki”nin birbirine bulaşmadan, kelle koltukta yaşam mücadelesi verdiği bi’ garip memleket… İstanbul’un kültür beşiği kabul edilen İstiklal Caddesi’nin hemen yanı başında dünyevi bir cehennem aslında.

Tarlabaşı
Kitaba gelmeden önce Kolera’nın bu kendisine özgü yapısının tarihçesine kısaca değinmek gerekirse, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında önce Ermenilerin sonra Rumların mekanı olan ama meşhur 6-7 Eylül olayları sonrasında evlerinden çıkarılan Rumlar'ın ardından kaderine terk edilen bir yer aslında Tarlabaşı. Birbirine dayanan cumbalı evleri ve dar sokaklarıyla eski dönem İstanbul’unun sayılı kalıntılarından biri olan mimarisinin güzelliğinin sebebi de bu tarihçede saklı zaten… Zamanla İstanbul’un aldığı önlenemez dış göçün bir sonucu olarak bu terk edilmiş mekan taşı toprağı altın deyip de İstanbul’a gelen Kürtlerin, Romanların, göçmenlerin ve bilumum “öteki”nin sığındığı bir liman haline geliyor, ve zorba dünyanın öyküsü işte böyle başlıyor.

Kitap, baş karakteri Gıli Gıli Salih’in merkezinde Kolera’nın bu sıra dışı öyküsü anlatıyor aslında… Zaman kavramından bağımsız, sadece Kolera’daki gece-gündüz yaşamının farkına vurgular yaparak masalsı bir tonda anlatmaya başlıyor Metin Kaçan öyküsünü. Hikayeye ne bir giriş yapıyor ne de okuyucuyu anlatacağı “ağır” öyküye zihnen hazırlamaya çalışıyor; öylece pat diye atıyor sizi Kolera'daki zorba yaşamın tam ortasına.

“Gece, denizden gelen uğultular, at kişnemeleri, kriz geçirip kendini jiletleyen morfinmanların çığlıklarıyla sabaha inledi.” – syf. 13

Okan Bayülgen 
Ana karakterimiz mahallenin sayılı düzgün adamlarından Yıkıkköprülü Berber Ali’nin küçük oğlu Salih, Kolera’nın çocuğu! Her ne kadar Ali bir meslek öğrensin diye Salih’i o tornacıdan öbürüne verse de mahalle kabadayılığı –Kolera’nın tabiriyle bitirimlik- Gıli’nin ruhunda var, gelmiyor öyle işlere. Mahalledeki tek idolü alemin delikanlısı Arap Sado’nun ölürken eline tutuşturduğu “sustalı”yla doğuştan çizilmiş kaderine adım atıyor bizim Gıli. Zamanla namlı da bir bitirim oluyor hani; mahallenin gözbebeği, alt nesil bitirimlerin idolü haline geliyor. Bir yerden sonra durumu kabullenen Ali bile “Serseri oldu ama kral bir serseri oldu” diyerek hakkını veriyor Salih’in.

Hikaye ilerledikçe Salih mahallenin gözde kevaşelerinden Rum Tina’ya gönlünü kaptırıyor. Tina’yla yaşadığı bu inişli-çıkışlı aşk hikayesi Salih’in bitirimliğiyle birleşince olaylar tahmin edilebilir bir sona doğru evriliyor.

Yazar, hikaye boyunca Salih'le sınırlı kalmayıp herbiri birbirinden "olaylı" Tilki Orhan, Gaftici Fethi, Puma Zehra gibi mahallenin dikkate değer isimleri ile Salih’in resme yetenekli çizgi roman meraklısı abisi Reco’ya da sık sık vurgu yaparak Kolera'daki yaşam hakkında okuyucunun zihninde bütün bir tablo çiziyor. Zaten bu özelliği Ağır Roman'ı Salih'in özelinden çıkarıp hakkında anlatılan hikayelerden ürküp de gidip göremediğimiz ama bir yerlerde hep var olduğunu bildiğimiz "Kolera'nın yürek burkan yaşamının tek anlatısı" noktasına getiriyor. Kitap ilerledikçe birbirlerinden ayrı noktalara savrulan mahalle ahalisi ile iki kardeş olan Reco ve Salih’in yürek burkan öyküsü Kolera’nın zalimliği çerçevesinden bakılınca okuyucuyu daha da çok etkiliyor.

Hasan Kaçan
Ağır Roman hakkında az çok bilgisi olan herkesin üzerinde mutabakata vardığı gibi kitap otobiyografik öğelerle dolu. Aslında yazar, “berber” babasından “karikatürist” abisi Hasan Kaçan’a kadar, neredeyse her şeyiyle içinde doğup büyüdüğü o dünyayı anlatıyor bize. E tabii yazarın "farklı bir zamanın, başka bir boyutun çocuğu" diye tanımladığı baş karakterimiz Salih de yazarın kendisi oluyor haliyle. Keza intihar haberinden sonra Mustafa Altıoklar attığı bir tivit'te "Ağır Roman Metin Kaçan'ın ta kendisiydi." diyerek de yayınlandığından beri dillendirilen bu teoriyi destekliyor. Bu açıdan bakılınca, kitabın insan üzerindeki etkisi de bir hayli artıyor. Satır aralarına yer yer serpiştirilmiş Gıli’nin eski günlerine dair anektodlar da yazarla aranızda bağ kurmanızı kolaylaştırıyor.

“Mahalleli Gıli’nin bir kavga sırasında zarboya söylediği, “Sen kanunsan ben de belayım!” lafını hatırlayıp makaraları koyuverdiler.” – syf. 94

Kitabın dili, eserin en dikkate değer noktalarından bir tanesi. Kolera’nın gündelik dilini olduğu gibi yazıya aktaran Metin Kaçan bu açıdan Türk Edebiyatı’nın sokak dili ayağına unutulmaz bir katkıda bulunuyor, orası kesin. Bununla beraber, sömürüye ve acitasyona oldukça açık bir hikaye olmasına rağmen hikaye boyunca masal tadında insanı yormayan bir dil kullanmayı tercih ediyor Kaçan. Bana kalırsa hikayedeki farklılıklar haricinde filmle kitap arasındaki en büyük ayrım da bu zaten. Kitap çok daha naif bir dille Kolera'yı size tanıtırken filmin kaotik, puslu ve dumanlı havası insanı kitabın masalsı dünyasından çıkarıp ona bambaşka duygular tattırıyor.

Yazar kitabın sonlarına doğru, zabıtalarla Kolera halkı arasındaki çarpık düzene dair birkaç atıfta bulunmayı da ihmal etmiyor. 1980 darbesiyle sağcısından solcusuna bütün Türkiye’nin zor günler geçirdiğini düşünürsek, zaten zorba bir hayatın mücadelesini veren Kolera’nın belki de hiç anlatılmamış bu yönüne de ince göndermelerde bulunmaktan geri duramıyor Metin Kaçan.

“Herifler Taner’i ansızın içeri alsalar, kırk bin örgütün yüz bir suçunu üstüne yıkacaklardı. Taner! Zarbolar çarmıha gerince bülbül gibi okurdu işlemediği suçları (…) Kolera’da işlenen cinayetler ise her zamanki gibi faili meçhul kalacaktı. Her dava gibi zaman aşımından kaybolacaktı.” – syf. 103

Kolera'nın simgesi: Sustalı
Kapak tasarımı… tabii ki sustalı! Bu kitabı simgeleyebilecek tek bir şey varsa o da sustalıdır. Sado’nun Gıli’nin eline tutuşturduğu sustalıyla başlayan bitirimlik öyküsü -olması gerektiği gibi- gene sustalıyla sona erer. 

Bir dip not olarak belirtmeliyim ki kitap adını –zannedilenin aksine- manen ağır bir roman olmasından değil, mahallenin daimi fon müziği olan Roman havasından alır. Ağır Roman ismi aslında ağır/yavaş bir tonda çalınan Roman havasını kastediyor ama manevi anlamda da “ağır” bir roman olduğundan böylece anlatılan öyküye yakışan bir isim seçilmiş olunuyor.

Sözün özü, Ağır Roman belki edebi bir şaheser değil ama burnumuzun ucunda olmasına rağmen gidip de görmeye korktuğumuz bambaşka bir dünyayı kendi raconuyla anlatan bilinen tek eserdir. Bu yüzden Türk Edebiyatı açısından yeri bambaşkadır. Hele ki şimdilerde bu kültürün “kentsel dönüşüm” adıyla tamamen tarihe gömülmeye çalışıldığı düşünülürse artık “bir dönem”den geriye kalan tek tanıktır, kıymeti daha çok bilinmelidir.

Metin Kaçan
Son söz, tabii ki yazar Metin Kaçan’a... Oğuz Atay “yaşamlarıyla doğru  olmayanların ölümleriyle doğru olmalarına imkan var mıdır?” diye sorar kitaplarının birinde; Kaçan’ın ölüm haberini aldığımdan beri ben de bu soruyu sorup duruyorum kendime. Bütün bu pisliğin ortasına doğmuş ve bir şekilde var olma mücadelesi vermiş birinin sessiz sedasız yaşlanıp ölmesine imkan var mıdır, bilmiyorum. Böyle bir konuda ahkam kesmek haddim değil belki ama yazarın hayatı boyunca intihar fikrini bir şekilde hep aklında tuttuğuna inanıyorum. Ne oldu da o son kararı verdi, orası bilinmez.

Bu saatten sonra ne kitap ne de film için artık ne söylenebilir ki? Salih gider, Meto ölür, Tarlabaşı da Dolapdere de yıkılır. Bütün bunlardan geriye kalan tek şey “Ağır bir Roman” olur.

“Kördüğüm çember, dört duvar
Can evinden bıkar, bu can uçar
Boş kalır o hanlar, saraylar…”

9 Şubat 2013 Cumartesi

YABANCI


KÜNYE

Orijinal Adı : L'Etranger
Yazar : Albert Camus

Orijinal Dili : Fransızca
Çevirmen : Samih Tiryakioğlu
Yayınevi : Can Yayınları











“Fakat herkes bilir ki hayat, yaşanmak zahmetine değmeyendir.” 

1942 yılında yayımlanmış ve hepi topu 110 sayfalık muhteviyatına rağmen okuyucu karşısına çıktığı günden bu yana hakkında onlarca sayfa yazı yazdırıp binlerce eleştiriye maruz kalmış, 20. yüzyılın en önemli eserlerinden biri, Yabancı… Haliyle anlatması da özetlenmesi de oldukça güç bir kitap.

Baştan söyleyeyim, bu defa -diğer yazılardan farklı olarak- kitabın hem gelişme kısmına hem de sonuna dair bilgi içerecek bu yazı, çünkü aksi durumda bu kitap için söylenecek her şey yarım, eksik ve ağırlığına yakışmayacak derecede yüzeysel kalacaktır. Böyle olmasına da benim içim el vermez, o yüzden henüz kitabı okumayan ve sonu hakkında bilgi sahibi olmak istemeyen varsa kendilerine şu noktadan sonra okumayı bırakmalarını salık veririm. -Gerçi Can Yayınları kapağın arkasındaki tanıtım yazısında kitaba dair spoiler’ın alasını veriyor ama olsun gene de, ben uyarımı yapayım.-

Yabancı, 1957 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Cezayirli yazar Albert Camus’nün en bilinen eserlerinden biri. Temelde eser, adından da anlaşılabileceği gibi, toplumun kabul ettiği doğrulara ve yaşamaya mecbur bıraktığı hayata uymayı reddeden güçlü bir karakterin, 1 yıl gibi kısa bir süre içinde başından geçen -ve sonu inanılması oldukça güç bir noktaya varan- olaylar silsilesini ele alıyor, ve bunlar üzerinden hem toplumsal hem de felsefik çıkarımlar yapıyor.

Kitabın konusuna kısaca değinmek gerekirse, ana karakterimiz Cezayirli “Yabancı” Mösyö Meursault, hayattaki hiçbir konuda herhangi bir hırs sahibi olmayan, dahası yaşamın içerisindeki neredeyse her şeyi anlamsız ve uğraşmaya değmeyecek derecede boş gören, boşvermiş, “fark etmezci” bir karakter. Ve dahi bu boşvermişlik içerisinde kiminle evleneceğini umursamamaktan tutun da normal bir insanın kabul etmeyeceği şeyleri sorgusuz sualsiz yapmaya kadar varan uç davranışlar sergileyen, kısacası her konuda topluma oldukça “yabancı” bir porte aslında. Hikaye ilerledikçe, kahramanımız bu fark etmezci yapısıyla hiç tahmin edilmeyecek –ve dahi sebebi “normal” insanlar tarafından bir türlü temellendirilemeyecek- bir cinayete karışıyor, ve bu noktadan sonra romanda ciddi bir kırılma gerçekleşiyor.

“O zaman, hareketsiz vücuda dört el ateş ettim, kurşunlar birbiri peşi sıra bu vücuda gömüldü. Felaketin kapısına vurduğum dört sert darbeydi sanki bunlar.” – syf. 58

Aylak Adam, YKY
Aslını isterseniz kitabın yabancılaşmaya verdiği asıl vurgu cinayetten önce, yani kitabın ilk kısmında, “daha yoğun" bir şekilde ele alınıyor. “Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum” diye başlayan kitapta, bütün bir pazar gününü pencerenin karşısına attığı iskemlede oturup sokaktan geçip giden insanları izleyerek ve tahmin edilebileceği gibi “diğerleri” hakkında inanılmaz bir gözlem yaparak geçiren Mösyö Meursault, annesinin ölümüne verdiği bu deterministik tepkilerle aslında daha ilk sayfadan yabancılığını okuyucuya hissettiriyor. İlk kısımda yer alan, kadın satıcısı olduğunu herkesin bildiği bir adamla hiç düşünmeden arkadaşlık yapmaya başlaması, onun metresini dövmesine karşı gösterdiği kayıtsızlık ya da köpeğine işkence eden komşusuna dair herhangi bir şey hissetmemesi gibi öğeler bu vurdumduymazlığın en güzel örnekleri. Bu kısım bana okurken hep Yusuf Atılgan’ın unutulmaz eseri Aylak Adam’ı çağrıştırdı desem yalan olmaz; öyle ki Aylak Adam’ın o meşhur “sinemadan çıkmış insan” tanımlamasının neredeyse aynısını Camus de yapıyor:

“Hemen aynı anda mahallenin sinemaları sokağa bir seyirci kalabalığı boşaltıverdi. Seyirciler arasında delikanlılar her zamankinden daha bıçkın tavırlar sergiliyorlardı, bir macera filmi seyrettiklerini anladım.” – syf. 28

Yalnız, bu noktada şu yanlış anlaşılmayı önlemek lazım: Mösyö Meursault Aylak Adam C’nin anarşizm damarı alınmış hali gibi. Evet, ikisi de topluma yabancılaşmış karakterler ama Bay C. bu durumu topluma başkaldırı ve kısmi anarşizm ile dışa vururken, Yabancı Mösyö Meursault işin içinden boşvermişçi tavrıyla sıyrılıyor. Kitap boyunca Aylak Adam’ın aksine otoriteye bir karşı çıkış ya da isyan hali göremiyorsunuz; Yabancı, Aylak Adam’a göre çok daha naif, çok daha umursamaz… ama onun gibi “yabanın biri”.

Gelelim, kitabın cinayetten sonra Yabancı’nın yargılanışını ve sonunda idama mahkum edilişini anlatan ikinci kısmına. İlk kısımda anlatılan bireyin yaşadığı toplumsal buhranların yanı sıra bu bölümde Yabancı için sanki hayattaki tek önemli şey olan “ölüm” kavramının daha ağır bastığını gözlemliyoruz. Cinayet suçundan hapishaneye girince dahi bu duruma güçlü tepkiler vermeyen ve kolayca bu yeni duruma “alışan” Meursault, ancak idama mahkum edildiğini öğrenince ilk kez ciddi bir tepki veriyor.

Bu iki kısmı bir arada düşününce aslında açıkça şunu görüyorsunuz; ilk kısımdaki annesinin ölümü Yabancı üzerinde neredeyse hiçbir tesirde bulunmazken, ikinci kısımdaki kendi ölümü fikri Mösyö Meursault’u o boşvermişçi yapısından çıkarabiliyor. Yani, yazarın vurgulamaya çalıştığı şey; yaşamın içinde ne olduğu veya ne yaşandığı değil, yaşamın kendisinin önemli olduğu. Ki zaten bu yüzden Albert Camus 20. yüzyılın en önemli varoluşçu yazarlarından biri olarak görülüyor.

Burayı daha iyi anlamak için belki de kendisi de bir filozof olan Albert Camus'nün hayatı algılayış tarzına bakmak gerekiyor. Yazara göre "bu hayatta ya varsınız ya da yoksunuzdur, yaşamın kendisi absürttür ve içinde anlam aramak saçmadır ama bunla baş etmenin tek yolu yaşıyor olma halinin devam edişidir". Yazar, kitapta okuyucuya bu fikri vermeye çalışırken ise araç olarak, haliyle, sık sık ölüm temasını kullanıyor ve bu yüzden kitabı bir insanın hayatta başına gelebilecek en can yakıcı olaylardan "annenin ölümü" ile başlatıp karakterin "kendi ölümü" ile bitiriyor. Ve gene aynı sebepten, Yabancı annesinin ölümünden tutun da kimlerle arkadaş olduğuna kadar hayattaki hiçbir şeye önem vermeyip ilgi göstermeyen bir adamken idam kararını duyduktan sonra yaşıyor olmaya devam etmek için çırpınıyor.

“Asıl önemli olan bir kaçma imkanı, değişmez ve şaşmaz bir gidişatın dışına atlayış, umudun bütün şanslarını taşıyan delice bir koşuştu.” – syf. 99

Bu kısımda, ilk kısmın aksine, giyotinle idama mahkum olmuş bu “sefil” karakteri okurken Aylak Adam’dan çok aklım Victor Hugo’nun Bir İdam Mahkumunun Son Günü eserine gitmedi değil. Bilemiyorum konuların inanılmaz benzer olmasından mı ama varoluşçu buhranlar, hapishanede geçen gergin saatler derken bir an Victor Hugo’yu hatırladım. Bu açıdan bakınca denilebilir ki, Mösyö Meursault, Aylak Adam’la başlayıp, kitabın sonlarına doğru Hugo’nun isimsiz idam mahkumuna doğru evrilen ara bir karakter aslında.

Ek olarak, kitabın dili de üzerinde durulmaya değer noktalardan bir tanesi. Anlatım, çoğunluğu 5-6 kelimelik, “bugün buraya gittim”, “bana bunu dedi”, “sonra kalktık sinemaya gittik” gibi tek satırlık cümlelerden ibaret… Dolayısıyla, Yabancı, okunması kolay bir kitap. Bana kalırsa bu anlatım tarzı Mösyö Meursault gibi bir ana karakterin ağzından anlatılan bir roman için biçilmiş kaftan; çünkü okudukça “Sıcak güneş yüzümü yakarken, alnımdan akan ter damlalarının gözyaşlarıma karıştığını fark ettiğim o an…” gibi bir cümlenin Yabancı gibi pek çok şeyi boşvermiş bir adam için fazla süslü olacağını fark ediyorsunuz. Camus gerçekten olay örgüsünden anlatımına kadar her şeyiyle çok ince ince düşünülmüş bir kitap çıkarmış ortaya.

Yazı çok uzuyor farkındayım ama söylemeden geçemeyeceğim birkaç şey daha var; mesela ana karakterimizin cinayeti işleyiş sebebi olarak güneşi göstermesi, ve dahi kitap boyunca havanın devamlı aşırı güneşli, bunaltıcı bir yapıda olmasına tekrar tekrar vurgu yapması gibi… Camus, güneşi muhtemelen aydınlıkla simgeleyip; karanlık-aydınlık kavramına dikkat çekmek istiyor, ve bunu gayet iyi başarıyor. Keza dava esnasında jürinin Yabancı’ya inanmaması için de cinayet namına ortaya sürülen ve “bizlere” absürt gelen bir sebebin olması lazım. Bu açıdan gene güneş, iyi kullanılmış bir argüman. Ek olarak, kitabın sonlarında yer alan dava sahnesi gerçekten çok başarılı. Savcının -aslında Meursault’a göre hiçbir anlamı olmayan-  birbirinden tamamen farklı olayları “normal” insanlara göre yorumlayıp cinayete giden yolun çakıl taşları gibi bir sıraya dizmesi ve Yabancı’yı bir cani gibi görüp idamını istemesi… toplumun Yabancı’yı nasıl “anlamadığına” dair çok simgesel bir anlatım. Tabii bir de bu kadar farklı olayları böyle bir mantıksal sıraya dizebilmesi Camus'nün dehasının kanıtı.

“Yani, bu davanın benim dışımda görülür gibi bir hali vardı. Her şey ben karıştırılmaksızın olup bitiyordu. Kaderim, bana fikir sorulmadan belirleniyordu.” – syf. 90

Son bir şey; kitabın başlarında huzurevinin kapı görevlisinin diğer sakinlere göre çok basit bir görevi de olsa onlardan kendini üstün görmesi de yabana atılmayacak bir ayrıntı idi. 2-3 cümleyle de olsa “diğerlerine” göre toplumdaki en ufak bir kademe artışının insan psikolojisi üzerindeki yansımalarına da değinmeden geçememiş Camus.

Albert Camus
 Artık kurguyu bir yana bırakıp kitabın yapısal özelliklerden devam edersek, çeviri açısından, Fransızca bilmediğimden, çok bir şey söyleyemeyeceğim. Ama kitapta birkaç yerde kelime hatası gördüğümü de belirtmeden geçemeyeceğim.

Bu kitap için pek çok farklı kapak tasarımı var -39. basıma ulaştığından!-, bendeki hali yukarıda resmini gördünüz edisyonu idi ve diğer herkese bakan tek bir göz bence güzel düşünülmüş bir tasarımdı.

Son olarak, Fransız edebiyatının önemli temsilcilerinden Nobelli yazar Albert Camus’ya kısaca bakacak olursak, kendisi -kahramanımız gibi- Cezayir’de doğmuş ve 25 yaşına kadar orada kalmış bir filozof aslında. Ardından Paris’e gitmiş ve kitap çıkarmadan önce çeşitli dergilerde editör olarak görev almış, bir yandan da Cezayir Üniversitesindeki Felsefe eğitimine devam etmiş. Maalesef 1960 yılında, 47 yaşındayken bir trafik kazasında hayatını kaybetmiş.

Aslında bu kitap hakkında daha söylenebilecek çok şey var ama bir yerde kesmek lazım sanırım; o yüzden özetle, Yabancı, 20. yüzyılın en önemli eserlerinden biri olarak anılmanın hakkını veren, ne söylense-ne kadar anlatılsa da anlatmaya yetmeyecek bir roman. Bana kalırsa siz iyisi mi alın okuyun, Camus’nün dehasıyla kendiniz tanışın.

13 Ağustos 2012 Pazartesi

22/11/63


KÜNYE


Orijinal Adı : 11/22/63

Yazar : Stephen King

Orijinal Dili : İngilizce

Çevirmen : Zeynep Heyzen Ateş
Yayınevi : Altın Kitaplar











“Jake? Bana gelecekle ilgili güzel bir şey söyle. Aklıma çok az şey geldi. Cep telefonları? Hayır. İntihar bombacıları? Hayır. Eriyen kutuplar? Şimdi bu konuyu açmamak en iyisi. Sırıttım. “Bir fiyatına iki tane vereceğim. Soğuk savaş bitti ve bir siyah başkan seçildi.” – syf. 665

’63 yılının güneşli bir Kasım gününde yakışıklı başkanlarını görmek için Elm Sokağı’nda toplanmış Dallaslıların sevinç nidaları nereden geldiği -49 yıl sonra bile- tam anlamıyla anlaşılamamış üç el silah sesi ile bölündü. Yakışıklı yüzü, güven veren duruşu ve güzel gülüşü ile ölüme sanki her birimizden bi’ parça daha uzak görünen Amerikan başkanı John F. Kennedy’i hedef alan kurşunlar, o gün sadece Kennedy’nin beynine değil,  Amerika’nın –hatta tüm dünyanın- kalbine saplandı sanki. Başkanın kafatasından sıçrayan beyin parçacıkları sadece Jackie Kennedy’nin Coco Chanel imzalı pembe elbisesini değil, Amerikalıların güzel bir geleceğe dair güttükleri pespembe umutları da kana buladı.


Kennedy suikasti, şüphesiz, insanlık tarihinin en trajik olaylarından bir tanesi… Üstü açık bir Limuzin’le halkının arasından güvenle geçebileceğine inanacak kadar optimist bir adamın on binlerin önünde vurulması ile başlayan ve günümüze kadar hakkında –çoğu komplo teorisi içeren- binlerce kitap yazılan suikast, bu defa ünlü yazar Stephen King’in anlatımıyla karşımıza çıkıyor.

Doğrusunu isterseniz 815 sayfalık bu devasa romanı neresinden anlatmaya başlayacağımı bilemez haldeyim zira bu kitap sadece bir tarihsel kurgu ya da bilimkurgu romanı değil, içinde tarihi de bilimkurguyu da aşk’ı da içeren çok yönlü -çok katmanlı- ince bir araştırmanın ürünü.

Ayrıntılara geçmeden önce kitabın kurgusal çerçevesinden kısaca bahsetmek gerekirse; hikayemiz, Jake Epping adlı bir edebiyat öğretmeninin -kanserden ölmek üzere olan- arkadaşı Al Templeton’ın dükkanının kilerinde bulunan ve 1958 yılına açılan bir geçitten haberdar olmasıyla başlıyor. Al, Jake’e kendisinin uzun süre bu geçidi kullandığını ve pek çok kez geçmişteki bir takım olaylar üzerinde yarattığı değişimlerin günümüzde nasıl yankı bulduğuna dair denemeler yaptığını anlatıyor ve ondan kendisinin –sağlığı nedeniyle- yarım bırakmak zorunda kaldığı bir işi bitirmesini istiyor: Kennedy suikastini durdurmak! Bu noktadan sonra kitap, ana hikayenin yanına eklenen bilim kurgu-gerilim öğeleri ve beklemedik aşk öyküsü ile dallanıp budaklanıyor.

[Kitap tek bir eksen etrafında dönmediğinden hakkını vererek incelemek için bu iç içe geçmiş olaylar zincirini birbirinden ayırarak yorumlanmaya çalışacağım.]

1. Hikayenin Oturduğu Ana Eksen: Kennedy Suikasti

Stephen King Kennedy Suikasti hakkında yazmayı aslında 1970’li yıllarda kafasına koyuyor, fakat o dönem olayın henüz çok taze olması ve üzerinden çok fazla komplo teorisi yürütülmesi nedeniyle bu fikrinden vazgeçiyor. 2011’e geldiğimizde ise, uzun yıllar önce rafa kaldırdığı bu düşünceyi tekrar ele alıyor ve sonuçta karşımıza 22/11/63 çıkıyor.

Kitabın yazımı süresince -suikast üzerine düşünen pek çok insanda olduğu gibi- King’in de aklını tek bir soru kurcalıyor: suikastçi Lee Harvey Oswald tek başına mıydı? İşin içinde -komplo teorisyenlerinin iddia ettiği gibi- FBI, CIA ya da Rusya var mıydı?

Bu minvalde, King, ‘58-‘63 yılları arasında Oswald’ın kimlerle görüştüğüne ve nerelerde kaldığına dair detaylı bir araştırma yapıyor ve edindiği tüm bu bilgileri okuyucuya zaman çizelgesine uygun olarak yavaş yavaş vermeye başlıyor. Kitap boyunca, Oswald’ın, güzel karısı Marina Oswald’dan Kennedy’den nefret eden Rus petrol zengini George de Mohrenschildt’e kadar pek çok kişiyle olan ilişkilerine ışık tutan ve onu suikaste götüren nedenleri tek tek aydınlatmaya çalışan yazar sık sık Oswald’ın açık zaafları olan zayıf kişiliğine vurgu yapıyor.

Lee Harvey Oswald
 “Lee Harvey Oswald: Doğru zamanda doğru yerde olan şöhret delisi tehlikeli bir küçük adam.”

George de Mohrenschildt
Bunun dışında inceden FBI’a ve de Oswald’ı hem Kennedy’e hem de kapitalizme karşı devamlı kışkırtan George de Mohrenschildt’e atıfta bulunan King, -tam bir politik görüş ortaya koymasa da- bu isimlerin de suikastte etkileri olabileceğine dair açık bir kapı bırakmadan edemiyor.

“Mohrenschildth, onunla oynuyordu. Onu dolduruşa getiriyordu. Buna emindim.” – syf. 532

Kitabın sonlarında her şeyi mümkün olduğunca zaman çizelgesine ve gerçeklere yakın olarak anlatmaya çalıştığının altını özellikle çizen yazar, bu açıdan Kennedy – Oswald – Mohrenschildt üçgenine dair yaptığı bu ayrıntılı çalışma ile takdiri en baştan hak ediyor zaten.

2. Bilimkurgu - Zamanda Yolculuk

Bu kitap hakkında şu ayrımı iyi yapmak lazım: Bu bir bilimkurgu romanı değil, içinde bilimkurgusal öğeler barındıran tarihsel bir kurgu.

Buradan hareketle denebilir ki, hayali karakterimiz Al Templeton’ın dükkanında bulunan ve 1958 yılına açılan “tavşan deliği” hikayesi kitabın bilimkurgu ayağının neredeyse yegane unsuru. Kitabın arka kapağında yer alan yazı okuyucuya sanki bir bilimkurgu romanı okuyacakmış hissi verse de aslında “zamanda yolculuk” sadece ana konuya –Kennedy’e- varmak için kullanılan bilimkurgusal bir öğe. Bu şekilde bakıldığında bir bilimkurgu romanından beklenecek öğelerin yer yer pasif kalması ve dahi bu kitabın zamanda yolculuk üzerine yazılmış en iyi roman olmaması anlayışla karşılanabilir diye düşünüyorum.

3. Aşk Hikayesi - Sadie ve Jake

Üzülerek söylüyorum ki, aşk hikayesi bu romanın en zayıf noktası.

Stephen King
Açıkça belli ki King, kahramanımızı 1963’te gerçekleşecek suikastin beş yıl öncesine -1958 yılına- suikaste kadar olan süreçte Oswald’ın yaşadıklarını ve kişiliğini okuyucuya etraflıca tanıtabilmek istediği için yolluyor, burası tamam. Amma velakin, ‘60-‘63 arasında Oswald’ın devamlı yer değiştirmesi ve dahi bu süreçte birkaç kez hapse girip çıkması romancıyı epey zorluyor ve buna çözüm olarak yazar zaman çizelgesindeki bu açıkları bir aşk hikayesi ile kapatma yolunu tercih ediyor. Evet, bu kurgusal taktik bana göre de oldukça zekice atılmış bir hamle ama maalesef ki King –kendisinin de bir röportajında itiraf ettiği gibi- iyi bir aşk romanı yazarı değil. Sadie ve Jack arasındaki ilişki Yeşilçam filmleriyle büyümüş bir nesil için fazlasıyla klişe ve işbu sebepten de kitabın temposunun düşmesinde çok önemli bir rol oynuyor. Bu kısım daha ilgi çekici bir hikayeyle tamamlansaymış kitaba 10 üzerinden 10 verebilirdim ama üzülerek söylüyorum ki King beklentiyi karşılayamamış.

4. Korku – Gerilim Öğeleri

Stephen King’in dünyaca ünlü olmasına neden olan korku ve gerilim kitaplarının değişmez öğeleri bu kitapta da kendisine –tabii ki- yer buluyor. Devamlı yankılanan sesler ve kim/ne olduğu bir türlü anlaşılamayan öğeler ile okuyucuyu gerilim anlamında da beslemek isteyen yazar ne yazık ki bu konuda da “ondan beklenen” başarıyı gösterememiş. Hikayeye ara ara dahil olup sonra tamamen ortadan kaybolan gerilim unsurları okuyucu üzerinde istenilen etkiyi yaratmada fazla pasifize kalıyor. Sanki yaratılmak istenen o gerilim atmosferi ana hikayenin yüzeyinde kalmış, genele bir türlü yedirilememiş gibi... Bu açıdan bakıldığında da King her şeyden bir parça katmaya çalışırken hiçbirinden tam verim alamadığı bir eser çıkarmış ortaya denebilir.

5. 1958-1963 Amerika’sı

Hakkını verelim, kitap boyunca, ’50-’60 yılları arasında Amerika’nın nasıl göründüğüne dair yapılan açıklayıcı betimlemeler şimdiye dek o döneme ait izlediğiniz filmlerden aklınızda kalanlarla birleşince kafanızda tam bir dönem tablosu oluşturuyor. Chevrolet’ler ve Cadillac’larla nostaljik araba tutkunlarına selam çakan King, bunun yanısıra sık sık vurguladığı sigaranın yaygınlığı ve caddelerdeki o pis kokuyla nostaljiseverlere geçmişin aslında o kadar da matah bir şey olmadığını inceden hissettiriyor.

“1958’de duman altı olmayan yer yok denecek kadar azdı.” – syf. 169

Ek olarak kitap, o dönem Amerika’sının en önemli siyasi sorunlarının başında gelen zenci-beyaz ayrımına dair çizdiği çarpıcı tabloyla da göz dolduruyor.

“Zencilerle bir sorunum yok” dedi bana. “Hayır efendim. Onları lanetleyen ben değilim, bizzat Tanrı. Sen de biliyorsundur!” – syf. 293

Kurgusal özellikleri bir yana bırakıp kitabın yapısal öğelerine gelirsek; kitabın dili yer yer mizahi öğeler de barındıran akıcı bir dil olarak tanımlanabilir. Ek olarak, döneme dair yapılması gerekli betimlemeler haricinde belirgin bir edebi derinlik taşımayan, bu nedenle de okuyucu çok yormayan bir kitap denilebilir. Kütükten hallice kalınlığına bakıp da korkmayın, kolayca okunabiliyor.

Karakter zenginliği açısından bakarsak, kitap gerçekten çok doyurucu. Tarihsel kişiliklerin yanı sıra dönemin Amerika’sında yaşayan tipik insan prototipleri ile zenginleştirilmiş başarılı bir kurgusu var ve bence sırf bu yönüyle bile takdiri hak ediyor.

Çeviri açısından ise göze çarpan belli bir eksiklik –ya da zenginlik- yok, birkaç yerde “iki seksen yere devrilmek” gibi İngilizcede olup olmadığından emin olamadığım hoş betimlemeler var, çevirmenin hakkını yememek lazım.

Söylemeden geçemeyeceğim, gazete küpürü olarak tasarlanmış ön ve arka kapaklar kitabın en başarılı olduğunu noktalardan biri, kitabı görür görmez içimden tasarımcıyı bulup tebrik etmek geldi.
"O", Altın Kitaplar

Ve son bir dip not daha, kitapta Stephen King’in 1986 yılında yayınladığı ve Türkçeye “O” adıyla çevrilmiş ünlü romanına iki-üç farklı yerde atıf var ki bu da kitabın yeniden hatırlanmasını sağlamak adına adılmış son derece zekice bir adım olarak karşımıza çıkıyor.

Özetle, 22/11/63, Stephen King’in alıştığımız eski tarzını artık neredeyse tamamen geride bıraktığını bir kez daha kanıtlayan King-dışı bir roman. King’in bu bilimkurgu sosuna batırılmış tarihsel kurgu hikayesi pek çok açıdan ortalamanın üstü olsa da –bana kalırsa- yer yer gereksiz uzatılmış ve her şeyden bir parça koyayım derken iki -hatta üç- farklı hikayenin anlatıldığı “kitap içinde kitap” kıvamına gelmiş sıradışı bir öykü. Şahsi görüşüm: klişelerle süslü aşk hikayesi sınıfta kalırken, merak yüklü bilimkurgu hikayeye ortalama, Oswald ve Kennedy ekseninde dönen tarihsel kurguya ise başarılı denilebilir. Bakalım bundan sonra Stephen King hangi eksende yoluna devam edecek?

26 Temmuz 2012 Perşembe

Blog'um Meşhur Olmuş, Haberim Yok!

Bugün severek takip ettiğim blog’lardan Kitaplık’ın yazarı Eren’in söylemesiyle fark ettim ki Yeni Asır televizyonunda yayınlanan Haftalık Mecmua programında edebiyat blog’ları konuşulurken “Ben Buradayım Sevgili Okuyucum”dan da bahsedilmiş. Nasıl mutlu oldum, nasıl bir onur duydum inanın tarif etmem mümkün değil.

Programın linkini aşağıda vereceğim ama izlemeye vakti olmayanlar için söyleyeyim, programın sunucularından Engin Tatlıbal -bir kısmını benim de severek takip ettiğim- 7-8 farklı kitap blog’unu tanıtıp her biri üzerinde değerli fikirlerini paylaşmış. Benim hakkımda da –beni çok mutlu eden- “çok üst düzey” ifadesini kullanmışlar, hatta blog'u "Kılcallarda çok güzel bir akış söz konusu..." gibi edebi açıdan da çok onur verici bir şekilde tanıtmışlar. Gerçekten emek verdiğiniz bir şey hakkında bu cümleleri duymak insanı çok mutlu ediyor.

Programı şuradan izleyebilirsiniz;


Programda yukarıdaki Latince ifadenin başlığa adını veren Oğuz Atay’ın ünlü sözünün Latincesi olup olmadığı üzerine kafa yormuşlar ki hemen aydınlatayım: İfadenin Oğuz Atay’la bir ilgisi yok; Türkçeye “Her yerde huzur ve barışı aradım fakat hiçbir yerde bulamadım; bir kitapla çekildiğim bir köşeden  başka…” şeklinde çevrilebilecek ünlü bir Latin atasözüdür. Bana çok uygun olduğunu düşündüğüm için alıntılamıştım.

Bu blog aracılığıyla hem Engin Tatlıbal’a hem de Haftalık Mecmua programına teşekkür etmeyi bir borç bilirim, bu heyecanla da bir takım akademik çalışmalar yüzünden son iki aydır boşladığım blog’uma tekrardan bir çeki düzen vereceğimi ilan ederim.

Herkese bol okumalı günler diliyorum…

8 Nisan 2012 Pazar

BUZDOLABININ ÜSTÜNDEKİ KIZ


KÜNYE

Orijinal Adı : Girl On the Fridge
Yazar : Etgar Keret

Orijinal Dili : İngilizce
Çevirmen : Avi Pardo
Yayınevi : Siren Yayıncılık











Post-modern roman anlayışının tüm görkemiyle hüküm sürdüğü 21. yüzyılda kısa öyküler yazmak ve dahi bunları yayınlatmak her yiğidin harcı değil, bunu biliyoruz. Etgar Keret ise bu başarıyı gösterebilmiş sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen “yiğitlerden”…

Etgar Keret’in ilk basımını 2008 yılında yapmış olduğu, Türkçeye ise ancak bu yılın başlarında Siren Yayıncılık adına Avi Pardo tarafından çevrilmiş eseri Buzdolabının Üstündeki Kız, yukarıdaki girişten de anlaşılacağı gibi, yepyeni bir öykü kitabı. İçerisinde toplam 46 öykü bulunduran bu kitap, insanı yaşadığı dünyadan koparıp bambaşka bir boyuta sürükleyen ve her biri diğerinden farklı bir konuyu ele alan kısa ama etkileyici hikayelerden oluşuyor.

Reşat Nuri Güntekin
Kitaptaki öyküler hem konu hem de anlatım açısından bir kalıba sokulamayacak kadar geniş bir yelpazede seyrediyor. Konu açısından bakarsak, kimi zaman dünyaya bambaşka bir pencereden bakan küçük bir çocuk oluyorsunuz, kimi zaman terk edilmiş genç bir adam... Anlatım açısından ise, kah kısacık öyküde bile post-modern tadı yakalıyorsunuz kah kendinizi Reşat Nuri Güntekin okuyor zannediyorsunuz.

Burayı biraz daha açmak gerekirse, denilebilir ki; kitaptaki öyküler aklınıza gelebilecek hemen her türde konuyu ele alan sayfa sayısı hepi topu 1 ila 4 arasında değişen kısa kısa anlatılardan ibaret... Aşk acısı çekenler, denek olarak kullanılan hayvanlar, tüm hayatı bahçesinde yetiştirdiği meyveler olan babaanneler, doğum günü kutlamaları, yolculuklar, siyasi kavgalar, savaşlar, cinsellik, evlilik; şimdilik aklıma gelenlerden sadece birkaçı… Keret, hayatın içindeki pek çok konuya ince ince göndermeler yaparak okurun kafasını karıştırmayı amaçlayıp, onu “doğru bildikleri” üzerine düşünmeye zorlamış ve bunda da oldukça başarılı olmuş.

Anlatım açısından da durum pek farklı değil… Bir yanınızda duvarların içinden geçen adamlar, hiçlikle sevişen kadınlar, arabanın ön camındaki yağmur damlalarını sayanlar, ölen otobüsler varken diğer yanınızda doğum günü kutlayan çocuklar, aşk acısıyla kıvranan erkekler ve evlilikleri çatırdayan genç çiftler var. Etgar Keret bazı öykülerinde dünyanızı alt üst edip sizi bambaşka bir boyuta çekerken, diğer hikayelerinde 20. yüzyılın klasik öykü tadını yakalamış denilebilir. Yazarın sık sık başvurduğu “simgeleme” de ayrıca eserin dikkate değer noktalarından bir tanesi. İnternetle yürütülen arkadaşlıkları kulağa damlatılan damlalarla, muhafazakarları ise meyve ağacına tırmanan çocukları tüfekle kovalayan babaanneyle simgeleyen Keret, sonunda hemen hemen herkesin beğenebileceği ve kendinden bir şeyler bulabileceği bir kitap çıkarmış ortaya.

“Benim postayla işim yok, başka ülkelerden bana bir şeyler gönderecek arkadaşlarım da yok. Olsaydı çoktan yanlarına giderdim. Onlarla içmeye çıkardım, dert yanardım. Onlara sık sık sarılır, yanlarında ağlamaktan utanmazdım. Yıllarımızı geçirebilirdik bu şekilde, ömrümüzü. Yüzde yüz doğal, damlalardan çok daha iyi.” – syf. 26

Kitabın dili, -bana kalırsa- eserin en güçlü yanlarından biri…  Yazarın insanı sıkmayan su gibi akıcı betimlemeler içeren anlatıları, öykü okumayı sevmeyenlere bile kendini okutturacak güzellikte. Keret’in öykülerinin neredeyse tamamında büyük bir ustalıkla kullandığı “kara mizah” ise ayrıca eserin takdire şayan noktalarından biri. Çeviri açısından bakarsak da kitap mükemmele erişmiş denebilir, ne dil bilgisi ne de anlatım açısından ben en ufak bir hata göremedim. Bu konuda Avi Pardo'yu ve Siren Yayıncılık'ı tebrik ettiğimi belirtmekten başka yapabilecek bir şey düşmüyor bana.

Eleştirisel anlamda denilebilir ki, yazar bazı öykülerde “simgeleme” yapayım derken kantarın topuzunu kaçırıp bitirdiğinizde hiçbir şey anlamadığınızı hissettiğiniz hikayeler kaleme almış. Bazen durup düşünüyorsunuz, neyi neyle simgelemiş, yazar burada aslen okura neyi vermeyi amaçlamış diye… Bu açıdan, zaman zaman okuyucuyu yorabilen, zayıf bir kitap olduğu söylenebilir. 

Tel Aviv, İsrail
Ek olarak, yazarın birbirinden farklı bazı öykülerde -yaşadığı yer olan- Tel Aviv’e ve –değer verdiği birinin adı olduğunu düşündüğüm- Uzi ismine tekrar tekrar vurgu yapmış olması da okuyucuya anti-profesyonel bir yaklaşım gibi yansıyor. Devamlı aynı isimleri ve aynı yerleri görmek okuyucuda merak duygusunu uyandırmakla beraber bazen okurun gizliden “başka isim mi yok” diye düşünmesine de neden olabiliyor. Bu açıdan Keret biraz risk almış denebilir.

Etgar Keret
Son olarak, İsrailli muzip yazar Etgar Keret’e kısaca bakacak olursak, en başta söylemeliyiz ki kendisi –tüm dünya tarafından- İsrail’in son dönemlerde yetiştirdiği en önemli kalemlerden biri olarak anılıyor. Filistin-İsrail arasındaki savaşla ilgili düşüncelerine The New York Times, The Guardian ve Le Monde gibi saygın gazetelerde sık sık yer verilen yazar, İsrail toplumunu çok iyi gözlemleyen ve bu gözlemlerini öykülerine başarılı bir şekilde yansıtmayı becerebilen genç bir edebiyatçı. Bununla birlikte, yazarın toplumsal meselelere karşı gösterdiği duyarlılık da hanesine artı puan yazılmasına neden oluyor.

Kısaca, Buzdolabının Üstündeki Kız, “roman okumaktan sıkıldık, biraz da öykü okuyalım” diyen herkese ilaç gibi gelebilecek, farklı bir tat arayan hemen herkesi memnun etmenin yanısıra insanı düşünmeye sevkeden bir kitap. Gelecek vadeden yazar Keret okunmaya değer bir kalem olmakla beraber, -bana kalırsa- biraz daha yol alması gerektiğini inceden okura hissettirenlerden… Bence ben susayım ve Keret hakkında kararı okuyucuya bırakayım, sarsıcı ve sıra dışı bir dünyaya geçmeye hazır mısınız?
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...