10 Ekim 2013 Perşembe

OYUNLARLA YAŞAYANLAR

Oyunlarla Yaşayanlar, İletişim Yayıncılık
Yaklaşık iki gün önce online gazetelerin birinde bir haber ilişti gözüme, “Tutunamayanlar’ın Sinan Yayıncılık’tan çıkan ilk baskısı 9900 TL ile Türkiye’nin en pahalı kitabı oldu” diye. Bütün yazarlık serüveni boyunca anlaşılamamaktan ve hak ettiğine inandığı değeri görememekten yakınan bir yazarın ölümünün üstünden 20 yıldan fazla bir zaman geçtikten sonra bu denli popüler olması ancak Atay’ın o hicivli diliyle anlatılabilecek türde bir ironidir, orası kesin. Bundan daha ironik olan ise, Tutunamayanlar’ın karikatürlere bile konu olan popülerliğinin aksine, yazarın yazdığı tek tiyatro metni olan Oyunlarla Yaşayanlar’ın halen daha açılmayı bekleyen sandıktaki hazine gibi olmasıdır. Üzerinde yapılan inceleme sayısının bir elin parmaklarını geçmemesinden de anlaşılabileceği gibi, Tutunamayanlar’ı yazılmasının üzerinden yaklaşık otuz yıl geçtikten sonra fark eden -ve güya bu konuda pişman olduğunu sağır sultana duyuran- Türk okuyucusu, aslında yazarın ömrü boyunca okuyucusuna vermek istediği mesajı en konsantre şekilde sunduğu ve son nefesinde “gerçek bir tiyatroda” oynanmasını istediğini söylediği eseri Oyunlarla Yaşayanlar’a henüz daha varamamıştır. Gelin biz bu popülarite döngüsünü kıralım ve üstadın 79. yaş gününe iki gün kala son nefesindeki isteğini elimizden geldiğince yerine getirelim.

Oyunlarla Yaşayanlar, Atay’ın yazdığı üçüncü kitap olup bir tiyatro metni olarak kaleme aldığı tek eserdir. Kara mizah yüklü diliyle oldukça eğlenceli bir metin ortaya çıkaran yazarın -bütün kitaplarında olduğu gibi- Oyunlarla Yaşayanlar’da da hem bireyin içsel hezeyanlarına hem de toplumsal meselelere karşı geniş çaplı bir eleştiri vardır. Toplumsal anlamda Tutunamayanlar’dan beri işlediği burjuva aydının halk ile arasındaki kopuk ilişkiyi yermeye bu kitapta da devam eden yazar, bireysel olarak ise kişinin kendiyle hesaplaşamamasına -ki bu aynı zamanda aydın zümreye de getirdiği bir eleştiridir- ve renksiz yaşamı içinde kendi kendine yarattığı oyunlara kapılıp gitmesine dikkat çeker.

Hikaye boyunca okuyucusuna Türk toplumun karakteristiğine dair hem küçük hem de büyük resmi göstermeye çalışan yazar, bunu yaparken toplum-birey ilişkisi arasında mümkün olduğunca organik bir bağ kurup aralarındaki geçişleri görünmez kılmaya çabalar. Buna mukabil, ben bu yazıda kitabı daha iyi açıklayabilmek için yazarın iç içe geçirdiği bireysel ve toplumsal vurguları mümkün olduğunca birbirinden ayırarak anlatmaya çalışacağım.

OYUN İÇİNDE OYUN

Atay'ın daktilosu
Kaynak: NTV Tarih
Oğuz Atay’ın neredeyse bütün kitaplarında kendine yer bulan temel meselelerden biri hayatın bir çeşit “oyun” olma halidir. Geçim düzeyinin kısmen yüksek olmasının getirisiyle yaşam kaygısından sıyrılabilen burjuva sınıfın hayatı bir oyun gibi kurgulama ve sık sık küçük oyunlar oynama peşinde olduğunu kendine mesele olarak alan yazar, “oyun” sözcüğünden kastının ne olduğunu Tehlikeli Oyunlar’da Hikmet’in ağzından anlatır: “Oyunlar gerçeğin en güzel yorumlarıdır. Bizim gerçek dediğimiz şey de bazı güçlükler yüzünden iyi oynanamayan oyunlardır.” Yazarın bu bakış açısı göz önüne alınırsa, aslen bir tiyatro oyunu olarak kaleme alınan hikayenin bir nevi “oyun içinde oyun” olduğunu iddia etmek pek de yanlış bir ifade olmayacaktır.

Atay’ın bu kitapta kurguladığı oyunu hakkıyla kavrayabilmek için karakterlerin her birinin üzerinde yapılan simgelemeleri ve birbirleriyle olan etkileşimlerini iyi anlamak gerekir. Bu amaçla, oyunun içine yerleştirilmiş bütün karakterleri ayrı ayrı irdelemek doğru bir yaklaşım tarzı olabilir:

1. COŞKUN ERMİŞ: Hikayemizin baş kahramanı. Hayatını kendine uygun olmayan işlerin peşinde dolanarak savurduğunu düşünüp erken emekliliğe ayrılmış olan eski tarih öğretmeni Coşkun, evli ve bir çocuk babasıdır. -Bu noktada, Oğuz Atay bizi gene şaşırtmaz ve bütün kitaplarında olduğu gibi hikayesinin baş kahramanı için bir erkek seçer. Bu durum Atay’ın kadınları anlamakta zorluk çektiğine veya bir başkarakter olarak ele alacak kadar onları tanımadığına işaret olabilir-.

Adındaki simgelemeden de anlaşılabileceği gibi Coşkun, içerisinde “coşkun” duygular besleyen ancak hayatın yükü altında ezilirken bunları ortaya çıkaramayan, ancak 50’sinden sonra oyunlar yazmaya başlamış ve gerçeklikle oyunlar arasında gidip gelen bir yarı-aydın figürüdür. Aslında, Coşkun’un hikaye içerisinde birbirini besleyen iki ana görevi vardır: Birincisi, oynadığı oyunları ciddiye alan ve bu uğurda acı çeken bir adam; ikincisi kendisinin de dahil olduğu yarı-aydın takımının kendi milletini hor görüşüne karşı durmaya başlayan ve yavaş yavaş aydınlanmaya -soyadından da anlayabileceğimiz gibi “ermeye” başlayan- bir kısmi burjuva.

Coşkun’un hikayedeki toplumsal görevini şimdilik bir yana bırakıp bireysel karakterine bakacak olursak, hikaye boyunca evdekilerin alaylı diliyle bir problemi yokmuş gibi gözükse de aslında içlerinde “oyun”ları ciddiye alan ve bunu birkaç yerde açıkça dile getiren tek karakter olduğu oldukça açıktır. Bu açıdan bakıldığında, Coşkun’la Tutunamayanlar’ın “Hayatım ciddiye alınmasını istediğim bir oyundu” diyen Selim’i arasında bir paralellik gözlemlenebildiği de söylenebilir.

2. CEMİLE: Hikaye boyunca net bir şekilde vurgulanır ki, Coşkun’un eşi Cemile, oyundaki tek rasyonalist karakterdir. Coşkun’un emekliliğe ayrılmasıyla bütün geçim derdi üzerine binen ve dikiş dikerek ailesini geçindirmeye çalışan Cemile, hem deterministik karakteri hem de hayat kaygısı içinde oluşu nedeniyle Coşkun’un tiyatro konusundaki heyecanlarını paylaşmaz ve bu nedenle kitap boyunca neredeyse hiçbir oyunda yer almaz.

Cemile’nin bu “deliliğe varmış” oyun içerisinde yer almayışının nedenini tam anlamıyla kavrayabilmek için Atay’ın oyun tanımlamasına tekrar bakmak gerekir: Üstte de söylediğim gibi, yazara göre, “küçük oyunlar” burjuva sınıfın meselesidir; zira işçi sınıf temelde yaşam kaygısı güttüğünden bu tip meseleler yerine çok daha temel hayat kaygılarıyla boğuşur. İşte bizim hikayemizdeki işçi sınıf da dikiş diken, pazara giden, elektrik faturasının son ödeme tarihini gözleyen, kısacası ailesini geçindirmeye çalışan Cemile’dir. Hayata ve geleceğe dair derin kaygılar güden Cemile bu nedenle hiçbir oyunda yer almaz, yer alanları da anlamaz.

Hikaye açısından bakıldığında, bütün bu faktörler “Cemile’nin dışında kendi aramızda anlaşıyoruz sanırım” diyen Coşkun’u adım adım karısından uzaklaştırır.

3. ÜMİT: Coşkun ve Cemile’nin 16 yaşındaki tek oğludur haylaz ve yaramaz Ümit. Özellikle babası ve Saffet’in oyunlarında her daim yer alır ve aslında oldukça yetenekli bir oyuncudur. Kitapta Ümit üzerine yapılan en ciddi simgeleme ismindedir. Ümit çocuktur ve gelecektir, gelecek de ümittir. Bu tarz bir isim oyunu Atay’ın kitabı yazarken halen daha gelecekten ümitli olduğuna işaret kabul edilebilir.

Bu noktada, şu nüansa dikkat çekmekte de fayda var: Atay metnin en başında karakterleri sayarken Coşkun’un adını soyadı olan Ermiş’le beraber yazarken Ümit ve Cemile için soyadlarını kullanmaz. Çünkü tüm karakterler içerisinde toplumsal sorunların çözümüne dair bir sonuca varabilmiş ve bu yüzden “ermiş” sıfatına erişebilmiş tek kişi Coşkun’dur, ve bu sebepten Ümit ve Cemile karakter listesine soyadsız yazılır.

4. SAFFET SÖYLEMEZOĞLU: 30 yaşlarında genç bir tiyatro oyuncusu olan Saffet, Coşkun’a yazdığı oyunlarda yardımcı olur. Coşkun’un aksine oldukça alaycı bir karaktere sahip olan Saffet, bu açıdan Coşkun’u Cemile’nin deterministik tarafından koparıp onu oyunun içine sürükleyen ana etmenlerden biri olarak yorumlanabilir.

Atay hikaye boyunca Coşkun’un oyunlar konusundaki ciddiyetini göstermek için Saffet’e birkaç kez “Bu oyunları ciddiye alıyor musun” diye sordurtur ki bu sayede aralarındaki ayrımı net bir şekilde görebilmemizi ister. Coşkun’a göre ise Saffet ciddi olmaktan, ciddi görünmekten korkan biridir.

5. SAADET NİNE: İlerleyen yaşı nedeniyle akıl sağlığı konusunda sıkıntılar yaşayan Cemile’nin annesi Saadet Nine, oyun içinde yer alan gerçeklikten en kopuk karakterdir. Atay, Saadet Nine’nin de ismi üzerinden bir simgelemeye gider ve hikayenin en “kendi yarattığı oyunun içine hapsolmuş” karakterine “Saadet” ismini verir. Bu şekilde, mutluluğun oyunun içinde tamamen kaybolmakta olduğunu ima etmeye çalıştığı düşünülebilir.

6. EMEL SEVİNİR: Tiyatronun genç ve güzel oyuncusu. Emel, genç yaşının da etkisiyle tiyatro konusunda ateşlidir ve bu bakımdan Coşkun’la benzeşir, tahmin edilebileceği gibi de ortak paydaları bir süre sonra ikisini yakınlaştırır. İsim seçimi üzerindeki simgeleme Emel’de de karşımıza çıkar ve Coşkun’un varmaya/elde etmeye çalıştığı kadının adı “Emel” konulur.

7. SERVET DUYGULU: Tiyatronun sahibi ve oyuncusu, Saffet’in deyimiyle “Bay Sermaye”. Oyun boyunca Servet Bey’in eski dönem romantik tiyatrosuna olan özlemine açıkça vurgu yapılır ki Servet Bey’in kişiliği hakkındaki bu iki önemli detay –sermayedarlığı ve romantikliği- gene “Servet Duygulu” olarak seçilmiş ismiyle simgelenmiştir.

Tüm bu bilgiler ışığında bakıldığında aslında karşımıza çıkan tablo oldukça açıktır: Hikaye içerisinde Saadet Nine ve Cemile iki uç durumu simgeler. Cemile alabildiğine deterministik, alabildiğine gerçekliğe bağlıyken, Saadet Nine etrafında gelişen hayattan tamamıyla kopuk, kendi yarattığı hayal dünyasında -kendi yarattığı oyun içinde- yaşayan bir karakterdir. Coşkun, Saffet, Ümit, Emel ve Servet kitap boyunca bu iki uç karakter arasında -diğer bir deyişle oyun ve gerçeklik arasında- gidip gelirler.

Oyunda -ana karakterler dışında- adı geçen garson, müzik hocası, komiser ve icra memurunu hep aynı kişi canlandırır. Yazar tarafından bilerek atılmış bu adım, bireyin yakın çevresi dışında geriye kalan herkesin onun için “birbirinin aynısı” olduğuna ve her bireyin ömrünü aslında birbirinin aynısı oyunlarla geçirdiğine vurgu yapmak için ortaya atılmış gibi durmaktadır. Vermek istediği mesajın tam olarak anlaşılamayacağından kaygı duyan Atay, metin içinde bu duruma -aslında aynı oyuncu olduğunu sadece “ermiş” Coşkun’un fark edebildiği- Garson ve Müzik Hocası üzerinden bir açıklama getirmeye çalışır:

“COŞKUN (duymamış gibi): Belki de karıştırmıyorum. Belki de insanlar aynı oyunları oynuyorlar, hayatlarını birbirine benzer oyunlarla geçiriyorlar.” – syf. 46

Karakterlerin oyun içindeki yerleşimlerinin okuyucuya verdiği mesajın yanı sıra, Atay’ın diğer kitaplarında da karşımıza çıkan “diğer kadın” figürü Oyunlarla Yaşayanlar’da da es geçilmez. Coşkun’un heyecanlarını paylaşmayan ve kendini tamamen gerçekliğe hapseden Cemile ile Coşkun’un araları açılır ve kahramanımız “genç ve güzel” tiyatro oyuncusu Emel’e gönlünü kaptırır. Tehlikeli Oyunlar’da Hikmet’in düştüğü Bilge-Sevgi ikilemi ve dahi Atay’ın biyografisindeki başarısız bir evlilik ve aslen aşık olunan başka bir kadın figürü göz önüne alınırsa, her iki kitaptaki başkarakterlerimizin kısmi otobiyografik öğeler içerdiği ve iki kadın arasında kalmışlığın Atay’ın hayatının önemli bir problemi olduğu da söylenebilir.

YARI-AYDIN VE TOPLUM İLİŞKİSİ

Tutunamayanlar, Sinan Yayıncılık
Oğuz Atay’ın ilk üç kitabı dikkatle incelendiğinde, Atay’ın topluma dair “meselesi olan” bir yazar olduğu kolaylıkla fark edilebilir. Yazar tüm kitaplarında, Cumhuriyet’in ardından -özellikle 1960-70’lerde- sazı hepten eline almış ve aydınlanmanın/ilerlemenin yalnızca Batı’yı taklit etmekle olacağını düşünen, bu nedenle kendi toplumuna sırtını dönen ve onu aşağılayan bir tavır sergileyen sözde aydın burjuva takımına bir eleştiri getirmektedir. Tutunamayanlar’da burjuvazinin bu hakir gören tutumuna karşı yaptığı en geniş eleştiriyi ortaya koyan yazar, kitap boyunca tipik bir burjuva ailesinin simgesi olan Turgut’u Selim’in ışığıyla yavaş yavaş yaşamakta olduğu sahte hayattan çıkarır.

Ancak, Tutunamayanlar’ın yazarın beklediği ilgiyi görmemesi -ve dahi kimi edebiyat çevrelerinin aslen inşaat mühendisi olan Atay’a mesafeli yaklaşması- yazarı bu yarı-aydın takımına karşı daha da bileyler ve ardından yazacağı her iki kitapta da bu meseleyi işlemesine bir anlamda önayak olur.

Oyunlarla Yaşayanlar’a baktığımızda da, tıpkı Tutunamayanlar’da olduğu gibi, yoğun bir yarı-aydın ve burjuva eleştirisi görürüz. Atay'ın  günlüğünde hakkında “iki kültür arasında bunalıyor, bu bunalım orta seviyede bir aydın duyarlığı” diye yazdığı başkarakterimiz Coşkun, halktan uzaklaşmış aydının geri dönüş çabasını anlatır aslında. Yani Coşkun, kendisi de bir burjuva olmasına rağmen dönemin konjonktürünün aksine halka sırtını dönmez ve iki kültür arasında sıkışıp kalır. Yazarın kitabın geneline yedirerek vermeye çalıştığı -ancak bu konuda pek de başarılı olamadığı- bu mesajı en net haliyle Coşkun’un yarı sarhoş halde attığı nutukta bulabiliriz -ki buna benzer sarhoş nutukları Tutunamayanlar’da Turgut da atar-:

Ey zavallı milletim dinle! (Durur.) Şu anda, hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış bulunuyoruz. Çünkü ey milletim, senin hakkında, az gelişmiştir, geri kalmıştır gibi söylentiler dolaşıyor. Ey sevgili milletim! Neden böyle yapıyorsun? Neden az gelişiyorsun? Niçin bizden geri kalıyorsun? Bizler bu kadar çok gelişirken geri kaldığın için hiç utanmıyor musun? Hiç düşünmüyor musun ki, sen neden geri kalıyorsun diye durmadan düşünmek yüzünden, biz de istediğimiz kadar ilerleyemiyoruz. Bu milletin hali ne olacak diye hayatı kendimize zehir ediyoruz.” – syf. 51

Atay’ın yukarıdaki paragrafta olduğu gibi hicivli ve kara mizah yüklü bu dil ile yarı-aydın takımını ti’ye alması ilk kitabından beri kaleme aldığı “meselesinin” kendisi için halen daha önemli olduğunun en net göstergesidir.

Bunun yanında, yazar, “büyük resim” anlamında okuyucuya Osmanlı-Cumhuriyet arasındaki sancılı geçişin izlerini gösterip aslında bir anlamda okuyucusunu zihnen Türk toplumunun kendini bir anda içinde bulduğu o “kültür çorbasına” vardırmaya çalışır. Gene karakterler üzerinden gidecek olursak, artık epeyce yaşlanmış ve akıl sağlığını tümden yitirmiş, Halife özlemiyle yanıp tutuşan ve gözü hep Cemil Paşa’nın yolunda olan Saadet Nine, eski dönem Osmanlı insanını temsil etmektedir. Saadet Nine üzerinden Atay, Osmanlı’nın Cumhuriyet yarı-aydınına bakışını şöyle örnekler:

“… Zındık paşalar ve farmasonlarla birlikte bir çeşit meşrutiyet ilan edildi demek diyorum, demek farmason baloları bile veriliyor.” – syf. 15

Öte yandan, yazar, Cumhuriyet-Osmanlı kültür çorbasına yalnızca Osmanlı tarafından bakmakla kalmaz, gene Saadet Nine üzerinden işin Cumhuriyet kısmına da atıfta bulunur:

“COŞKUN (aynayı elinden bırakır): Ne tahkikatı?
SAADET NİNE: Kitap tahkikatı elbette. Yeni halifenin de Abdülhamit Efendimiz gibi kitap okuyanlar yüzünden başı derde girmesin diye bu sefer tedbirli davranıyorlamış.” – syf. 15

1. perdede yer alan bu olayların yanı sıra, metnin 2. perdesinde de toplumsal eleştiri kendisine genişçe yer bulur ve Saadet Nine’yi eve geri döndürmek için Cemil Paşa kılığında sokağa çıkan Ümit üzerinden kılık-kıyafet yönetmeliğine ve Şapka Kanunu’na da ciddi eleştiriler getirilir.

ACIKLI GÜLDÜRÜ

Tüm bu simgelemeler ve “meseleler”in dışında kitaba bakacak olursak, yazar hikayenin en başında Coşkun’un evinin -gerçek oluşuna vurgu yapmak için- ayrıntılı olarak sahneye konacağını, fakat evin dışında gerçekleşen olayların son derece basit figürlerle anlatılacağını söyler ve bu ışık-dekor oyunuyla ev dışındaki olayların gerçekten yaşanıp yaşanmadığı  -ya da Coşkun’un evinin dışında kesin olarak yaşayıp yaşamadığı- konusunda okuyucunun/izleyicinin zihninde kuşku yaratmayı amaçlar. Yani hep dönüp duran o oyun kavramına geri döneriz: bu olaylar gerçekten yaşanıyor mudur yoksa biz Coşkun’un kafasının içinde kurduğu oyunları mı görmekteyizdir, orası muammadır ve yazarın kitabı yazarkenki ana vurgularından biridir.

Ek olarak, oyun boyunca yazar “zaman” kavramına da belirgin bir atıfta bulunmaz. Olaylar ilerler ama hangi olay ne zaman olur o konuda da okuyucunun elinde kesin bir bilgi yoktur, dolayısıyla hikayedeki zaman faktörünün de okuyucunun zihninde olayların gerçekliğine kuşku düşürmek için kullanılmış -hatta aslında kullanılmamış- bir öğe olduğu söylenebilir.

Atay, Oyunlarla Yaşayanlar’ın “Hayat Bir Oyundur (Acıklı Güldürü)” adını verdiği ilk taslak metnini bitirdiğinde senaryoyu Kenter’lere okutur fakat aldığı tepkiler olumlu olmaz. Genellikle ilk perdedeki mizahi anlatım beğenilir ancak ikinci perde durağan ve acemice bulunur. Gelen eleştiriler doğrultusunda Atay metin üzerinde -ve kitabın isminde- oynamalar yapsa da -şahsi fikrim- metnin halen daha ilk perdesinin daha başarılı olduğu yönündedir.

HİSSİYATIMIZIN TARİHÇİSİ

Kaynak: NTV Tarih
Özetle, Oğuz Atay, mizahi dilinin perdesine ustaca gizlenmiş simgelemeler ve meselelerle dolu hikayesi Oyunlarla Yaşayanlar'da bir yandan burjuva sınıfın birbiriyle çelişen yaşam alışkanlıklarını kendine özgü üslubuyla eleştirirken, diğer yandan çözümünü bulduğuna inandığı toplumsal meseleleri okuyucuya kendi penceresinden göstermeye çabalamaktadır. Gelgelelim, 2013’te bile Atay'ın aslında en çok kendi gibileri yerdiğinin farkında bile olmadan oraya buraya Olric yazanların kitabın esamesini bile okumamasından da anlaşılabileceği gibi, Oyunlarla Yaşayanlar, şifreli anlatımı ve yazarın geçmişi/hayata bakış açısı hakkında derinlemesine bilgi gerektiren konusuyla hep üzerinde konuşulması ve “mesele”sinin çözülmesi zor bir kitap olarak kalacaktır.

Yazdığı bütün kitaplarda ve yarattığı bütün karakterlerde kendiden bir parça bulabileceğiniz Atay, yaşamı boyunca sadece "seçkin" çevrelerin değil, her kitabında inatla ve sebatla savunduğu ve hakkında günlüğüne -içerlenmiş ruhuyla- "Benden haberleri bile yok" diye yazdığı milletinin de kendisini anlamamasından yakınır. Oğuz Atay’ın hem kitaplarını hem de günlüğünü okuyup duygulu, kırılgan ve adil ruhunu fark ettikçe insan hayıflanmadan edemez; keşke şimdilerde adına kaleme alınan yazıları, yazdığı her bir cümleyi hatırlayıp da günlük yaşamı içinde bile yalnızlaşanları görseydi diye... Sen mi bizden çok ilerdeydin yoksa biz mi -defaatle söylediğinin aksine- senden epeyce gerideydik bilmiyorum. Geldik, ama çok geç vardık sana, -laf aramızda- sen de biraz fazla acele ettin gitmekte. Yaşarken hissiyatlı ruhunu epeyce üzdük, artık elimizden geldiği kadarıyla…


Doğum günün kutlu olsun.

0 yorum:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...