25 Mayıs 2013 Cumartesi

Zorba Dünyanın Öyküsü: AĞIR ROMAN

Ağır Roman, Everest Yayınları

“Ağla sevdam, ağla / Ağla, zorba bu dünya…”

Yaklaşık 5 ay önce -kasvetli bir Ocak günü- ajanslara edebiyat dünyasını sarsan bir haber düştü: Ağır Roman kitabının yazarı Metin Kaçan Boğaziçi Köprüsü’nden atlayarak yaşamına son verdi diye. O gün bugündür aklımda bu 90’ların başında yayınlanıp 1996 yılında Mustafa Altıoklar tarafından filme çekilmiş -ve asıl o zaman popüler olmuş- eseri layığıyla anlatabilmek, unutulmasına köstek olmak... Bugüne kısmetmiş.

Ağır Roman, İstanbul’un bilerek ve isteyerek göz ardı edilmiş, unutulmuş, terk edilmiş, “ötekilerin diyarı” olarak bilinen –ve şimdilerde kentsel dönüşüm adıyla sonsuza dek yok edilen- bir kültürünün eseri: Tarlabaşı-Dolapdere’nin merkezi Kolera Sokağı’nın kültürü. Kolera, resmi olarak Tayyare Sokağı olarak bilinen İstanbul’un Tarlabaşı semtinin tam ortası. Hapçısından travestisine, gafticisinden pezosuna kadar her türlü “öteki”nin birbirine bulaşmadan, kelle koltukta yaşam mücadelesi verdiği bi’ garip memleket… İstanbul’un kültür beşiği kabul edilen İstiklal Caddesi’nin hemen yanı başında dünyevi bir cehennem aslında.

Tarlabaşı
Kitaba gelmeden önce Kolera’nın bu kendisine özgü yapısının tarihçesine kısaca değinmek gerekirse, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında önce Ermenilerin sonra Rumların mekanı olan ama meşhur 6-7 Eylül olayları sonrasında evlerinden çıkarılan Rumlar'ın ardından kaderine terk edilen bir yer aslında Tarlabaşı. Birbirine dayanan cumbalı evleri ve dar sokaklarıyla eski dönem İstanbul’unun sayılı kalıntılarından biri olan mimarisinin güzelliğinin sebebi de bu tarihçede saklı zaten… Zamanla İstanbul’un aldığı önlenemez dış göçün bir sonucu olarak bu terk edilmiş mekan taşı toprağı altın deyip de İstanbul’a gelen Kürtlerin, Romanların, göçmenlerin ve bilumum “öteki”nin sığındığı bir liman haline geliyor, ve zorba dünyanın öyküsü işte böyle başlıyor.

Kitap, baş karakteri Gıli Gıli Salih’in merkezinde Kolera’nın bu sıra dışı öyküsü anlatıyor aslında… Zaman kavramından bağımsız, sadece Kolera’daki gece-gündüz yaşamının farkına vurgular yaparak masalsı bir tonda anlatmaya başlıyor Metin Kaçan öyküsünü. Hikayeye ne bir giriş yapıyor ne de okuyucuyu anlatacağı “ağır” öyküye zihnen hazırlamaya çalışıyor; öylece pat diye atıyor sizi Kolera'daki zorba yaşamın tam ortasına.

“Gece, denizden gelen uğultular, at kişnemeleri, kriz geçirip kendini jiletleyen morfinmanların çığlıklarıyla sabaha inledi.” – syf. 13

Okan Bayülgen 
Ana karakterimiz mahallenin sayılı düzgün adamlarından Yıkıkköprülü Berber Ali’nin küçük oğlu Salih, Kolera’nın çocuğu! Her ne kadar Ali bir meslek öğrensin diye Salih’i o tornacıdan öbürüne verse de mahalle kabadayılığı –Kolera’nın tabiriyle bitirimlik- Gıli’nin ruhunda var, gelmiyor öyle işlere. Mahalledeki tek idolü alemin delikanlısı Arap Sado’nun ölürken eline tutuşturduğu “sustalı”yla doğuştan çizilmiş kaderine adım atıyor bizim Gıli. Zamanla namlı da bir bitirim oluyor hani; mahallenin gözbebeği, alt nesil bitirimlerin idolü haline geliyor. Bir yerden sonra durumu kabullenen Ali bile “Serseri oldu ama kral bir serseri oldu” diyerek hakkını veriyor Salih’in.

Hikaye ilerledikçe Salih mahallenin gözde kevaşelerinden Rum Tina’ya gönlünü kaptırıyor. Tina’yla yaşadığı bu inişli-çıkışlı aşk hikayesi Salih’in bitirimliğiyle birleşince olaylar tahmin edilebilir bir sona doğru evriliyor.

Yazar, hikaye boyunca Salih'le sınırlı kalmayıp herbiri birbirinden "olaylı" Tilki Orhan, Gaftici Fethi, Puma Zehra gibi mahallenin dikkate değer isimleri ile Salih’in resme yetenekli çizgi roman meraklısı abisi Reco’ya da sık sık vurgu yaparak Kolera'daki yaşam hakkında okuyucunun zihninde bütün bir tablo çiziyor. Zaten bu özelliği Ağır Roman'ı Salih'in özelinden çıkarıp hakkında anlatılan hikayelerden ürküp de gidip göremediğimiz ama bir yerlerde hep var olduğunu bildiğimiz "Kolera'nın yürek burkan yaşamının tek anlatısı" noktasına getiriyor. Kitap ilerledikçe birbirlerinden ayrı noktalara savrulan mahalle ahalisi ile iki kardeş olan Reco ve Salih’in yürek burkan öyküsü Kolera’nın zalimliği çerçevesinden bakılınca okuyucuyu daha da çok etkiliyor.

Hasan Kaçan
Ağır Roman hakkında az çok bilgisi olan herkesin üzerinde mutabakata vardığı gibi kitap otobiyografik öğelerle dolu. Aslında yazar, “berber” babasından “karikatürist” abisi Hasan Kaçan’a kadar, neredeyse her şeyiyle içinde doğup büyüdüğü o dünyayı anlatıyor bize. E tabii yazarın "farklı bir zamanın, başka bir boyutun çocuğu" diye tanımladığı baş karakterimiz Salih de yazarın kendisi oluyor haliyle. Keza intihar haberinden sonra Mustafa Altıoklar attığı bir tivit'te "Ağır Roman Metin Kaçan'ın ta kendisiydi." diyerek de yayınlandığından beri dillendirilen bu teoriyi destekliyor. Bu açıdan bakılınca, kitabın insan üzerindeki etkisi de bir hayli artıyor. Satır aralarına yer yer serpiştirilmiş Gıli’nin eski günlerine dair anektodlar da yazarla aranızda bağ kurmanızı kolaylaştırıyor.

“Mahalleli Gıli’nin bir kavga sırasında zarboya söylediği, “Sen kanunsan ben de belayım!” lafını hatırlayıp makaraları koyuverdiler.” – syf. 94

Kitabın dili, eserin en dikkate değer noktalarından bir tanesi. Kolera’nın gündelik dilini olduğu gibi yazıya aktaran Metin Kaçan bu açıdan Türk Edebiyatı’nın sokak dili ayağına unutulmaz bir katkıda bulunuyor, orası kesin. Bununla beraber, sömürüye ve acitasyona oldukça açık bir hikaye olmasına rağmen hikaye boyunca masal tadında insanı yormayan bir dil kullanmayı tercih ediyor Kaçan. Bana kalırsa hikayedeki farklılıklar haricinde filmle kitap arasındaki en büyük ayrım da bu zaten. Kitap çok daha naif bir dille Kolera'yı size tanıtırken filmin kaotik, puslu ve dumanlı havası insanı kitabın masalsı dünyasından çıkarıp ona bambaşka duygular tattırıyor.

Yazar kitabın sonlarına doğru, zabıtalarla Kolera halkı arasındaki çarpık düzene dair birkaç atıfta bulunmayı da ihmal etmiyor. 1980 darbesiyle sağcısından solcusuna bütün Türkiye’nin zor günler geçirdiğini düşünürsek, zaten zorba bir hayatın mücadelesini veren Kolera’nın belki de hiç anlatılmamış bu yönüne de ince göndermelerde bulunmaktan geri duramıyor Metin Kaçan.

“Herifler Taner’i ansızın içeri alsalar, kırk bin örgütün yüz bir suçunu üstüne yıkacaklardı. Taner! Zarbolar çarmıha gerince bülbül gibi okurdu işlemediği suçları (…) Kolera’da işlenen cinayetler ise her zamanki gibi faili meçhul kalacaktı. Her dava gibi zaman aşımından kaybolacaktı.” – syf. 103

Kolera'nın simgesi: Sustalı
Kapak tasarımı… tabii ki sustalı! Bu kitabı simgeleyebilecek tek bir şey varsa o da sustalıdır. Sado’nun Gıli’nin eline tutuşturduğu sustalıyla başlayan bitirimlik öyküsü -olması gerektiği gibi- gene sustalıyla sona erer. 

Bir dip not olarak belirtmeliyim ki kitap adını –zannedilenin aksine- manen ağır bir roman olmasından değil, mahallenin daimi fon müziği olan Roman havasından alır. Ağır Roman ismi aslında ağır/yavaş bir tonda çalınan Roman havasını kastediyor ama manevi anlamda da “ağır” bir roman olduğundan böylece anlatılan öyküye yakışan bir isim seçilmiş olunuyor.

Sözün özü, Ağır Roman belki edebi bir şaheser değil ama burnumuzun ucunda olmasına rağmen gidip de görmeye korktuğumuz bambaşka bir dünyayı kendi raconuyla anlatan bilinen tek eserdir. Bu yüzden Türk Edebiyatı açısından yeri bambaşkadır. Hele ki şimdilerde bu kültürün “kentsel dönüşüm” adıyla tamamen tarihe gömülmeye çalışıldığı düşünülürse artık “bir dönem”den geriye kalan tek tanıktır, kıymeti daha çok bilinmelidir.

Metin Kaçan
Son söz, tabii ki yazar Metin Kaçan’a... Oğuz Atay “yaşamlarıyla doğru  olmayanların ölümleriyle doğru olmalarına imkan var mıdır?” diye sorar kitaplarının birinde; Kaçan’ın ölüm haberini aldığımdan beri ben de bu soruyu sorup duruyorum kendime. Bütün bu pisliğin ortasına doğmuş ve bir şekilde var olma mücadelesi vermiş birinin sessiz sedasız yaşlanıp ölmesine imkan var mıdır, bilmiyorum. Böyle bir konuda ahkam kesmek haddim değil belki ama yazarın hayatı boyunca intihar fikrini bir şekilde hep aklında tuttuğuna inanıyorum. Ne oldu da o son kararı verdi, orası bilinmez.

Bu saatten sonra ne kitap ne de film için artık ne söylenebilir ki? Salih gider, Meto ölür, Tarlabaşı da Dolapdere de yıkılır. Bütün bunlardan geriye kalan tek şey “Ağır bir Roman” olur.

“Kördüğüm çember, dört duvar
Can evinden bıkar, bu can uçar
Boş kalır o hanlar, saraylar…”

1 yorum:

  1. çakının ismi ney aynısından alıcamda adı lazım bana

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...