11 Nisan 2014 Cuma

ALBAYA MEKTUP YOK

KÜNYE

Orijinal Adı : El Coronel No Tiene Quien Le Escriba
Yazar : Gabriel Garcia Marquez

Orijinal Dili : İspanyolca
Çevirmen : Handan Saraç
Yayınevi : Can Yayınları












Posta şefi çantayı omzuna vurdu, setten indi ve başını çevirmeden yanıtladı: “Albaya mektup yazan yok!” – syf. 28

Nobel ödüllü yazar Gabriel Garcia Marquez’in ilk kitaplarından biri olan Albaya Mektup Yok, okuyucuya emekli bir albay ve eşi özelinde kişinin yaşlandıkça içine düştüğü yalnızlığı ve bunla baş etme halini Marquez’in o kendine özgü üslubuyla aktarıyor. Yazar bu uzun öyküsüyle bir yandan umudun insan hayatında her dem var olduğunu hissettirirken diğer yandan o dönem Kolombiya’da hüküm süren baskı rejimine inceden eleştiri getiriyor.

Yılgınlık, Umut, Sansür Üçgeni

Dünya çapında üne "Yüzyıllık Yalnızlık" kitabıyla ulaşan Marquez’in ilk eserlerinden biri olan 60 sayfalık bu “uzun öykü” temelde birkaç ana kavram üzerine vurgu yaparak ilerliyor: Bir, ülkesi uğruna savaşmış emekli bir albayın yaşlılığında bu vatanseverliğinin karşılığını göremeyişinin acısı, iki umudun herkes için her zaman var olduğu ideası ve üç, baskı ve sansürün toplum üzerindeki etkisi.

Anlatmaya kitaba ismini veren ana vurgudan başlamak gerekirse, öykümüzün başkahramanı emekli albayımız on beş yıldır her cuma günü -gençliğinde verdiği emeklerin karşılığı olabilecek emekli aylığının kendisine postayla ulaşıp ulaşmadığını kontrol etmek için- limana gider ve şehirden gelecek tekneyi bekler; ancak ne acıdır ki her cuma limandan eli boş döner. Gittikçe yaşlanıp kimsesizleşmesinin ve maddi olarak zora düşmesinin de etkisiyle albaya ağır gelen bu yük, onun o mağrur duruşuyla birleşince okuyucuda içinden atamadığı bir isyan hali yaratır. Marquez öyle içten anlatır ki her cuma günü yaşanan o “anlık” yılgınlığı, bir dahaki cumanın gelişini okumak dahi istemezsiniz. Albay bu cuma o limana hiç gitmesin, o yılgınlığı hiç yaşamasın istersiniz ama ne var ki inatçı albayımız o limana gitmekten de okuyucusunu üzmekten de hiç vazgeçmez.

İkinci olarak, yazar, kitabın yabancı dilde yapılmış pek çok baskısının kapağında görülebilen bir horoz dövüşü hikayesiyle kitaba “umud”u yansıtan yeni anlamlar katmaya çabalar. Maddi olarak oldukça zor durumda kalan albay ve eşinin horozu satmak ya da kısa bir zaman içinde gerçekleşecek horoz dövüşlerinde kullanmak arasında kalışı bir yanda; horozun kendi oğullarıyla olan manevi bağı nedeniyle ona yükledikleri anlam diğer yanda derken Marquez’in her kitabında var olan o insani yönünü tekrar tekrar hissedersiniz. Bunla birlikte “altın yumurtlayan horoz”un ite kaka sürdürülen yaşam savaşı kitapta sadece albay ve eşi için değil tüm toplum için umudun simgesidir aslında… O horoz öldürülemez, satılamaz…

“Bana kalsa hemen bu akşam bir horoz yahnisi yaparım. Elli pesoluk bir hazımsızlık çok iyi olurdu.” (…) “Beni üzen şu yoksul oğlanların -horoz dövüşü için- para biriktiriyor olması.” – syf. 25

Hikaye boyunca arka planın satır aralarına özenle serpiştirilmiş sansür ve baskı rejimine dair ifadeleriyle de oldukça göz doldurucu bir tablo çizen yazarın üçüncü ana vurgusu da -tahmin edilebileceği gibi- bu konu üzerinedir. Kasabaya yeni gelen filmlerin “ne kadar sakıncalı” olduğuna dair kilisenin çan çalmasından tutun da gazetelerin gerçekleri halktan saklamasına kadar pek çok konuya ince göndermeler yapmaktan geri duramayan Marquez, Albay’ın bir türlü isyan edemeyen o mağrur hali ve bitmek bilmeyen sabrı ile de aslında bu sansür rejimine karşı bireylerin içsel patlama noktasına geliş sürecine ışık tutar.

“Sansür konduğundan beri gazeteler yalnız Avrupa’dan söz eder oldu,” dedi. “En iyisi Avrupalılar buraya gelsin, biz de oraya gidelim. Böylelikle herkes kendi ülkesinde neler olup bittiğini öğrenebilir.” – syf. 28

Türkiye’nin hapisteki gazeteci sayısında patlama yaptığı ve basına Abdülhamit dönemini mumla aratacak derecede baskı yapıldığı şu dönemde çizilen bu tablonun Türkiye için de -ayrıca- aydınlatıcı olduğu söylenebilinir. Kırmızı Pazartesi adlı eserinde “töre cinayeti” gibi Türkiye’nin kanayan çok sayıdaki yarasından birine oldukça doğru noktalardan vurgu yapan Marquez, bu kitabıyla da yine Türkiye’de demokratikleşme yolunda handikap oluşturan “basın sansürü”nü okuyucuya kendine özgü üslubuyla anlatır. Bu açıdan bakılınca, Marquez’in eserlerinin Türk okuyucusu için başka bir anlam, başka bir samimiyet taşıdığı da söylenebilinir.

Eleştirel açıdan bakarsak, kitap sonlara doğru anlattığı öykünün yoğunluğunu kaybediyor denebilir. Fazlasıyla dolu dolu başlayan hikayede olaylar kitap ilerledikçe birbirinden daha kopuk hale geliyor ve sanki son 20 sayfadaki her bir olay başlara göre daha kısa kısa geçiliyor. Bu minvalde -kitabın Marquez’in ilk eserlerinden biri olduğu da göz önüne alınırsa- sanki yazar sonlara doğru toparlamakta zorlanmış ve hatta kısmen sıkılmış bile denebilir. Hikayenin sonunu başlarda aldığınız o edebi lezzetten sonra biraz yavan bulabilirsiniz, benden söylemesi.

Gabriel Garcia Marquez
Biçimsel anlamda, bu kitap için Marquez’in artık kendisiyle neredeyse özdeşleşmiş “büyülü gerçeklik” tarzını ilk defa ortaya koyduğu eserlerden biri denebilir. Ara ara Albay’ın geçeklikten kopup halüsinasyonların içinde kayboluşu Marquez’in yaklaşık altı yıl sonra yazacağı “Yüzyıllık Yalnızlık” adlı dev eserinin nüvelerini okuyucuya daha şimdiden göstermesi açısından önemli imgelemler.

Çeviri kalitesi açısından, Türkçeye Can Yayınları adına Handan Saraç tarafından çevrilmiş eserde, yazım ve imla açısından hiçbir sıkıntı görmesem de ara ara anlam düşüklüğü içeren cümlelere rastladığımı söylemeden geçemeyeceğim. Karşılaştırma yapmak gerekirse, Albaya Mektup Yok’u bitirdikten sonra Kırmızı Pazartesi’yi İspanyolca aslından çeviren İnci Kut’un başarısı nezdimde bir kez daha takdir uyandırdı.

Özetle, Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez bu kitapta da gene pek çok açıdan ele alınmış bütün bir toplum tablosuyla karşımıza çıkıyor. Marquez, Albay ve eşi özelinde anlattığı hayata karşı duyulan yılgınlık hissiyatı, yaşamı devam ettirmek için verilmek zorunda kalınan kararlar ve tabii arka planda işlenen sansür mekanizmasıyla ne kadar büyük bir yazar olacağının sinyallerini daha şimdiden veriyor. Albaya Mektup Yok belki Marquez’in Nobel almasına neden olan kitabı değil, ama yazarın gelişim sürecini ve “büyülü gerçeklik” stilinin oturuşunu anlamak açısından önemli bir yapıt; okuyun-okutturun, Marquez’in o insani yönünü bir kez daha görüp kendisine özgü yazım stilini oturuşuna birebir şahit olun.

Keyifli okumalar dilerim.

9 Şubat 2013 Cumartesi

YABANCI


KÜNYE

Orijinal Adı : L'Etranger
Yazar : Albert Camus

Orijinal Dili : Fransızca
Çevirmen : Samih Tiryakioğlu
Yayınevi : Can Yayınları











“Fakat herkes bilir ki hayat, yaşanmak zahmetine değmeyendir.” 

1942 yılında yayımlanmış ve hepi topu 110 sayfalık muhteviyatına rağmen okuyucu karşısına çıktığı günden bu yana hakkında onlarca sayfa yazı yazdırıp binlerce eleştiriye maruz kalmış, 20. yüzyılın en önemli eserlerinden biri, Yabancı… Haliyle anlatması da özetlenmesi de oldukça güç bir kitap.

Baştan söyleyeyim, bu defa -diğer yazılardan farklı olarak- kitabın hem gelişme kısmına hem de sonuna dair bilgi içerecek bu yazı, çünkü aksi durumda bu kitap için söylenecek her şey yarım, eksik ve ağırlığına yakışmayacak derecede yüzeysel kalacaktır. Böyle olmasına da benim içim el vermez, o yüzden henüz kitabı okumayan ve sonu hakkında bilgi sahibi olmak istemeyen varsa kendilerine şu noktadan sonra okumayı bırakmalarını salık veririm. -Gerçi Can Yayınları kapağın arkasındaki tanıtım yazısında kitaba dair spoiler’ın alasını veriyor ama olsun gene de, ben uyarımı yapayım.-

Yabancı, 1957 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Cezayirli yazar Albert Camus’nün en bilinen eserlerinden biri. Temelde eser, adından da anlaşılabileceği gibi, toplumun kabul ettiği doğrulara ve yaşamaya mecbur bıraktığı hayata uymayı reddeden güçlü bir karakterin, 1 yıl gibi kısa bir süre içinde başından geçen -ve sonu inanılması oldukça güç bir noktaya varan- olaylar silsilesini ele alıyor, ve bunlar üzerinden hem toplumsal hem de felsefik çıkarımlar yapıyor.

Kitabın konusuna kısaca değinmek gerekirse, ana karakterimiz Cezayirli “Yabancı” Mösyö Meursault, hayattaki hiçbir konuda herhangi bir hırs sahibi olmayan, dahası yaşamın içerisindeki neredeyse her şeyi anlamsız ve uğraşmaya değmeyecek derecede boş gören, boşvermiş, “fark etmezci” bir karakter. Ve dahi bu boşvermişlik içerisinde kiminle evleneceğini umursamamaktan tutun da normal bir insanın kabul etmeyeceği şeyleri sorgusuz sualsiz yapmaya kadar varan uç davranışlar sergileyen, kısacası her konuda topluma oldukça “yabancı” bir porte aslında. Hikaye ilerledikçe, kahramanımız bu fark etmezci yapısıyla hiç tahmin edilmeyecek –ve dahi sebebi “normal” insanlar tarafından bir türlü temellendirilemeyecek- bir cinayete karışıyor, ve bu noktadan sonra romanda ciddi bir kırılma gerçekleşiyor.

“O zaman, hareketsiz vücuda dört el ateş ettim, kurşunlar birbiri peşi sıra bu vücuda gömüldü. Felaketin kapısına vurduğum dört sert darbeydi sanki bunlar.” – syf. 58

Aylak Adam, YKY
Aslını isterseniz kitabın yabancılaşmaya verdiği asıl vurgu cinayetten önce, yani kitabın ilk kısmında, “daha yoğun" bir şekilde ele alınıyor. “Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum” diye başlayan kitapta, bütün bir pazar gününü pencerenin karşısına attığı iskemlede oturup sokaktan geçip giden insanları izleyerek ve tahmin edilebileceği gibi “diğerleri” hakkında inanılmaz bir gözlem yaparak geçiren Mösyö Meursault, annesinin ölümüne verdiği bu deterministik tepkilerle aslında daha ilk sayfadan yabancılığını okuyucuya hissettiriyor. İlk kısımda yer alan, kadın satıcısı olduğunu herkesin bildiği bir adamla hiç düşünmeden arkadaşlık yapmaya başlaması, onun metresini dövmesine karşı gösterdiği kayıtsızlık ya da köpeğine işkence eden komşusuna dair herhangi bir şey hissetmemesi gibi öğeler bu vurdumduymazlığın en güzel örnekleri. Bu kısım bana okurken hep Yusuf Atılgan’ın unutulmaz eseri Aylak Adam’ı çağrıştırdı desem yalan olmaz; öyle ki Aylak Adam’ın o meşhur “sinemadan çıkmış insan” tanımlamasının neredeyse aynısını Camus de yapıyor:

“Hemen aynı anda mahallenin sinemaları sokağa bir seyirci kalabalığı boşaltıverdi. Seyirciler arasında delikanlılar her zamankinden daha bıçkın tavırlar sergiliyorlardı, bir macera filmi seyrettiklerini anladım.” – syf. 28

Yalnız, bu noktada şu yanlış anlaşılmayı önlemek lazım: Mösyö Meursault Aylak Adam C’nin anarşizm damarı alınmış hali gibi. Evet, ikisi de topluma yabancılaşmış karakterler ama Bay C. bu durumu topluma başkaldırı ve kısmi anarşizm ile dışa vururken, Yabancı Mösyö Meursault işin içinden boşvermişçi tavrıyla sıyrılıyor. Kitap boyunca Aylak Adam’ın aksine otoriteye bir karşı çıkış ya da isyan hali göremiyorsunuz; Yabancı, Aylak Adam’a göre çok daha naif, çok daha umursamaz… ama onun gibi “yabanın biri”.

Gelelim, kitabın cinayetten sonra Yabancı’nın yargılanışını ve sonunda idama mahkum edilişini anlatan ikinci kısmına. İlk kısımda anlatılan bireyin yaşadığı toplumsal buhranların yanı sıra bu bölümde Yabancı için sanki hayattaki tek önemli şey olan “ölüm” kavramının daha ağır bastığını gözlemliyoruz. Cinayet suçundan hapishaneye girince dahi bu duruma güçlü tepkiler vermeyen ve kolayca bu yeni duruma “alışan” Meursault, ancak idama mahkum edildiğini öğrenince ilk kez ciddi bir tepki veriyor.

Bu iki kısmı bir arada düşününce aslında açıkça şunu görüyorsunuz; ilk kısımdaki annesinin ölümü Yabancı üzerinde neredeyse hiçbir tesirde bulunmazken, ikinci kısımdaki kendi ölümü fikri Mösyö Meursault’u o boşvermişçi yapısından çıkarabiliyor. Yani, yazarın vurgulamaya çalıştığı şey; yaşamın içinde ne olduğu veya ne yaşandığı değil, yaşamın kendisinin önemli olduğu. Ki zaten bu yüzden Albert Camus 20. yüzyılın en önemli varoluşçu yazarlarından biri olarak görülüyor.

Burayı daha iyi anlamak için belki de kendisi de bir filozof olan Albert Camus'nün hayatı algılayış tarzına bakmak gerekiyor. Yazara göre "bu hayatta ya varsınız ya da yoksunuzdur, yaşamın kendisi absürttür ve içinde anlam aramak saçmadır ama bunla baş etmenin tek yolu yaşıyor olma halinin devam edişidir". Yazar, kitapta okuyucuya bu fikri vermeye çalışırken ise araç olarak, haliyle, sık sık ölüm temasını kullanıyor ve bu yüzden kitabı bir insanın hayatta başına gelebilecek en can yakıcı olaylardan "annenin ölümü" ile başlatıp karakterin "kendi ölümü" ile bitiriyor. Ve gene aynı sebepten, Yabancı annesinin ölümünden tutun da kimlerle arkadaş olduğuna kadar hayattaki hiçbir şeye önem vermeyip ilgi göstermeyen bir adamken idam kararını duyduktan sonra yaşıyor olmaya devam etmek için çırpınıyor.

“Asıl önemli olan bir kaçma imkanı, değişmez ve şaşmaz bir gidişatın dışına atlayış, umudun bütün şanslarını taşıyan delice bir koşuştu.” – syf. 99

Bu kısımda, ilk kısmın aksine, giyotinle idama mahkum olmuş bu “sefil” karakteri okurken Aylak Adam’dan çok aklım Victor Hugo’nun Bir İdam Mahkumunun Son Günü eserine gitmedi değil. Bilemiyorum konuların inanılmaz benzer olmasından mı ama varoluşçu buhranlar, hapishanede geçen gergin saatler derken bir an Victor Hugo’yu hatırladım. Bu açıdan bakınca denilebilir ki, Mösyö Meursault, Aylak Adam’la başlayıp, kitabın sonlarına doğru Hugo’nun isimsiz idam mahkumuna doğru evrilen ara bir karakter aslında.

Ek olarak, kitabın dili de üzerinde durulmaya değer noktalardan bir tanesi. Anlatım, çoğunluğu 5-6 kelimelik, “bugün buraya gittim”, “bana bunu dedi”, “sonra kalktık sinemaya gittik” gibi tek satırlık cümlelerden ibaret… Dolayısıyla, Yabancı, okunması kolay bir kitap. Bana kalırsa bu anlatım tarzı Mösyö Meursault gibi bir ana karakterin ağzından anlatılan bir roman için biçilmiş kaftan; çünkü okudukça “Sıcak güneş yüzümü yakarken, alnımdan akan ter damlalarının gözyaşlarıma karıştığını fark ettiğim o an…” gibi bir cümlenin Yabancı gibi pek çok şeyi boşvermiş bir adam için fazla süslü olacağını fark ediyorsunuz. Camus gerçekten olay örgüsünden anlatımına kadar her şeyiyle çok ince ince düşünülmüş bir kitap çıkarmış ortaya.

Yazı çok uzuyor farkındayım ama söylemeden geçemeyeceğim birkaç şey daha var; mesela ana karakterimizin cinayeti işleyiş sebebi olarak güneşi göstermesi, ve dahi kitap boyunca havanın devamlı aşırı güneşli, bunaltıcı bir yapıda olmasına tekrar tekrar vurgu yapması gibi… Camus, güneşi muhtemelen aydınlıkla simgeleyip; karanlık-aydınlık kavramına dikkat çekmek istiyor, ve bunu gayet iyi başarıyor. Keza dava esnasında jürinin Yabancı’ya inanmaması için de cinayet namına ortaya sürülen ve “bizlere” absürt gelen bir sebebin olması lazım. Bu açıdan gene güneş, iyi kullanılmış bir argüman. Ek olarak, kitabın sonlarında yer alan dava sahnesi gerçekten çok başarılı. Savcının -aslında Meursault’a göre hiçbir anlamı olmayan-  birbirinden tamamen farklı olayları “normal” insanlara göre yorumlayıp cinayete giden yolun çakıl taşları gibi bir sıraya dizmesi ve Yabancı’yı bir cani gibi görüp idamını istemesi… toplumun Yabancı’yı nasıl “anlamadığına” dair çok simgesel bir anlatım. Tabii bir de bu kadar farklı olayları böyle bir mantıksal sıraya dizebilmesi Camus'nün dehasının kanıtı.

“Yani, bu davanın benim dışımda görülür gibi bir hali vardı. Her şey ben karıştırılmaksızın olup bitiyordu. Kaderim, bana fikir sorulmadan belirleniyordu.” – syf. 90

Son bir şey; kitabın başlarında huzurevinin kapı görevlisinin diğer sakinlere göre çok basit bir görevi de olsa onlardan kendini üstün görmesi de yabana atılmayacak bir ayrıntı idi. 2-3 cümleyle de olsa “diğerlerine” göre toplumdaki en ufak bir kademe artışının insan psikolojisi üzerindeki yansımalarına da değinmeden geçememiş Camus.

Albert Camus
 Artık kurguyu bir yana bırakıp kitabın yapısal özelliklerden devam edersek, çeviri açısından, Fransızca bilmediğimden, çok bir şey söyleyemeyeceğim. Ama kitapta birkaç yerde kelime hatası gördüğümü de belirtmeden geçemeyeceğim.

Bu kitap için pek çok farklı kapak tasarımı var -39. basıma ulaştığından!-, bendeki hali yukarıda resmini gördünüz edisyonu idi ve diğer herkese bakan tek bir göz bence güzel düşünülmüş bir tasarımdı.

Son olarak, Fransız edebiyatının önemli temsilcilerinden Nobelli yazar Albert Camus’ya kısaca bakacak olursak, kendisi -kahramanımız gibi- Cezayir’de doğmuş ve 25 yaşına kadar orada kalmış bir filozof aslında. Ardından Paris’e gitmiş ve kitap çıkarmadan önce çeşitli dergilerde editör olarak görev almış, bir yandan da Cezayir Üniversitesindeki Felsefe eğitimine devam etmiş. Maalesef 1960 yılında, 47 yaşındayken bir trafik kazasında hayatını kaybetmiş.

Aslında bu kitap hakkında daha söylenebilecek çok şey var ama bir yerde kesmek lazım sanırım; o yüzden özetle, Yabancı, 20. yüzyılın en önemli eserlerinden biri olarak anılmanın hakkını veren, ne söylense-ne kadar anlatılsa da anlatmaya yetmeyecek bir roman. Bana kalırsa siz iyisi mi alın okuyun, Camus’nün dehasıyla kendiniz tanışın.

4 Ocak 2012 Çarşamba

GÜLÜN ADI




Orijinal Adı : Il Nome Della Rosa
Yazar : Umberto Eco

Orijinal Dili : İtalyanca
Çevirmen : Şadan Karadeniz 
Yayınevi : Can Yayınları












“… “Ama bu pek de erdemli olmayan rahipler arasında geçen bir hırsızlık ve öç alma öyküsü!” diye bağırdım, kuşkulu. “Yasak bir kitap yüzünden, Adso. Yasak bir kitap yüzünden!” diye karşılık verdi William.” (syf. 554)

Neresinden anlatmaya başlayacağımı bilemediğim, blog’da tanıtımını yapmaya çalışacağım ilk roman olması nedeniyle de bu bilinmezlik dehlizinde daha da fazla kaybolduğumu duyumsadığım, hakkında ne söylense az kalacak bir kitap: Gülün Adı.  Bu minvalde, daha yazının en başından, yapacağım her türlü eksik-yanlış değerlendirmenin okuyucu tarafından hoşgörüyle karşılanacağını umut ettiğimi belirtmekten başka çare kalmıyor bana.

Edebiyat dünyasında bilindik bir söz vardır, “her kitap yeni bir dünyanın kapılarını aralar” diye. Gülün Adı romanı içinse, yeni bir dünyanın kapılarını aralamaktan çok, yepyeni bir dünyayı her yönüyle keşfetmek desek sanırım daha doğru bir tanımlama yapmış oluruz. Öylesine dolu dolu bir roman…

Kitap, Ortaçağ tarihi içinde sık sık karşılaştığımız Papa-İmparatorluk-Ruhban Sınıfı arasındaki entrikaların tam ortasında yer alan bir manastırda geçen cinayetler silsilesini konu alıyor. Söz konusu manastırda ardı ardına pek çok cinayet işleniyor ve kahramanlarımız Baskerville’li William ile Melk’li Adso bu gizemin tam ortasında bir yandan katili ararken, diğer yandan verdikleri bilgilerle –dolaylı yoldan da olsa- okuyucuya Ortaçağ Avrupası’nda hüküm süren düşünce ve inanışları tanıtıyorlar.

Romanın geçtiği yer, 14. Yüzyıl İtalyası’nda oldukça güçlü bir konumda bulunan Benedikten tarikatına ait bir manastır… Kahramanımız Sherlock Holmesvari ayrıntıcı bir zekaya sahip olan William ise Fransisken tarikatının önde gelen düşünürlerinden biri. Zaten manastıra gelme sebebi de aynı şeye inanan fakat uygulamada birbirlerine ters düşen bu iki Hıristiyanlık tarikatının aralarını yapmak.

Burayı biraz daha açmak istiyorum zira kitapta, yazarın “kefaret bedeli” olarak nitelendirdiği ve okuyucuyu Ortaçağ dünyasına zihnen hazırlayıp, ilerleyen sayfalarda gelişecek olayları daha rahat anlamasını sağlamak için gerekli altyapıyı vermeyi amaçlayan ilk yüz sayfa, cinayet öyküsüne girişin yanısıra bu tarikatların kim oldukları ve ne istedikleri üzerine kurulu.

Kısaca denebilir ki; Benedikten tarikatı, bizim şimdilerde Ortaçağ gotik mimarisi olarak nitelendirdiğimiz devasal katedrallerde zenginlik içinde yaşayan ve bunun Hıristiyanlık dinine uygun olduğunu savunan bir tarikat. Fransisken’ler ise bu aşırı şaşaanın Hıristiyanlıkla uyuşmadığını ve kilisenin gittikçe özünden koptuğunu iddia ederek rahiplerin yoksul birer yaşam sürmeleri gerektiğini öne süren başka bir tarikat. Bu iki grup kitap boyunca –ve dahi yüzyıllar boyunca- birbirleriyle çatışıyorlar.


İşin içine kilisenin zenginliğini –doğal olarak- savunan dönemin Papa’sı Ioannes’ı ve Papa’nın gücünden rahatsız olarak Hıristiyan dünyasındaki bu çekişmeyi kullanıp alttan alttan Fransisken’leri destekleyerek Papa’yı yıpratmayı amaçlayan İmparator Ludwig’i de katınca olaylar iyice içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Aslında benim gibi Ortaçağ Avrupası’na özel bir ilgi duyanlar için bu kısımlar hazine değerinde zira o döneme ait pek çok yeni şey öğreniyorsunuz, ilk yüz sayfa boyunca kalemi elimden düşüremedim desem yeridir.


 “Sonunda, kendisinin de açık seçik anlayamadığı bir tasıma göre, rahiplerin yoksul bir yaşam sürmelerini istemenin insanı İmparator yanlısı kıldığını, bununsa Papa’nın hoşuna gitmediğini bilmem gerektiğini söyledi.” – syf. 339

Gelelim, romanın kılıfına sarıldığı polisiye öyküye… Şunu kabul edelim, Gülün Adı bir polisiye roman değil. Daha çok polisiye öykü kılıfına sarılmış Ortaçağ’a ait bir manifesto. Ama anlatılan polisiye öykü de öyle yabana atılacak cinsten değil; ince ince örülmüş, son sayfaya kadar katil hakkında insana bir fikir dahi vermeyen adeta bir giz…

Melk Manastırı'nın kütüphanesi
Cinayetlerin ilişiği, baştaki alıntıda da denildiği gibi, girmenin yasak olduğu bir kütüphane… Yazar bunu daha kitabın en başında okuyucuya hissettiriyor zaten. Ama burada aslında yasak kütüphane de içindeki yasak kitaplar da simgesel bir anlatım… Bana göre bu simgeleme ile anlatılmak istenen, bütün dinlerde var olan yasakların insan için nasıl çekici olduğu ve o yasakların neden konulduğu. Gerçekten var oldukları için mi, yoksa birileri kendi çıkarları uğruna öyle olmasını daha uygun buldukları için mi?

Bu noktada, romanın geçtiği manastırın ve kütüphanenin Avusturya'da bulunan Melk Manastırı'na ve onun dünyaca ünlü kütüphanesine bir atıf olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim zira kitabı yazarken Eco burada oldukça fazla zaman geçirmiş.

Umberto Eco
Romanın yazın özelliklerine gelirsek, Umberto Eco, kitabı yayınladıktan sonra neredeyse cümlenin başını unutturan upuzun betimlemeler içeren cümlelerinden dolayı –haklı olarak- tepki çekmiş. Bizim açımızdan bakıldığında, işin içine bir de İtalyancadan Türkçeye çeviri girdiğinden, hakikaten bazı cümlelerin ne anlatmaya çalıştığını anlamak için üzerinden birkaç defa geçmeniz gerekiyor. Ama genel itibariyle anlaşılmayacak bir roman değil, çevirmen Şadan Karadeniz bence oldukça başarılı bir iş çıkarmış.

Eleştiri mahiyetinde diyebilirim ki kitap olayları biraz dağınık anlatıyor, romanın ortalarına kadar kim ne diyor-neyi savunuyor anlamayabilirsiniz, ama sonlara doğru kurulan tezgah açıkça ortaya çıkıyor ve her şey yerli yerine oturuyor.

Karakter zenginliği açısından kitap oldukça doyurucu. Manastırda yaşayan 15-20 rahip var ama ana öykü 6-7 kişi arasında geçiyor. Bu noktada belirtmeliyim ki, kitapta devamlı yeni karakter girişi ve -ölümler dolayısıyla- karakter eksilmesi var, bu nedenle de oldukça dinamik bir öykü. Ayrıca karakterler arasına serpiştirilmiş Cesanalı Michele, Ubertino ve Fra Dalcino gibi tarihi kişilikler de romana ayrı bir gerçeklik katmış. Gülün Adı’nı okuduktan sonra bu rahiplerin hayatlarını okumak insanı pek çok açıdan düşünmeye zorluyor.

Görüldüğü gibi, Gülün Adı, arka planda İmparatorluk ile Papalık arasında dönen güç savaşını, ön yüzünde ise bir manastırda işlenen cinayetleri konu alan koca bir roman aslında.  Kitap boyunca zaman zaman -yaşanan felsefi tartışmalar yüzünden- tempodan düşüşler olsa da geneli itibariyle belli bir ayarda seyreden polisiye öykü ile harmanlanmış bir Ortaçağ hikayesi. İçinde rahiplerin cinsel yaşamından tutun da dinin kadınlara bakış açısına, Hıristiyan dünyasından bakınca Arap’ların ve İslamiyet’in nasıl gözüktüğüne kadar Ortaçağ’a ve o dönemin ruhban sınıfına dair hemen hemen her şeyi bulabileceğiniz bir Benedikten manastırının öyküsü... Ortaçağ’ı sevenlerin okumasını özellikle tavsiye ederim.

“Stat rosa pristina nomine, nomina nuda tenemus”

Not: Kitap 1986 yılında Fransız yönetmen Jean-Jacques Annaud tarafından Der Name Der Rose adıyla filme çekilmiş, merak edenler aşağıda filmin fragmanını izleyebilirler. Ben henüz filmi izlemediğimden onun hakkında yorum yapamayacağım, izledikten sonra bilahare onu da yorumlarım.

İyi seyirler ve iyi okumalar...




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...