31 Mart 2012 Cumartesi

BİR İDAM MAHKUMUNUN SON GÜNÜ


KÜNYE

Orijinal Adı : Le Dernier Jour d'un condamné
Yazar : Victor Hugo

Orijinal Dili : Fransızca
Çevirmen : Erhan Büyükakıncı
Yayınevi : Can Yayınları











1829 yılının Fransa’sı… 1789’da patlak vermiş ve o günden sonra tüm hızıyla yoluna devam edip karşısına çıkan her şeyi ortasında üçgen şeklinde keskin bir bıçak bulunduran kırmızı boyalı bir makine ile yok etmiş dünya tarihinin en kanlı devriminin hüküm sürdüğü yıllar… ve tüm bu karmaşanın ortasında “sefil” bir idam mahkumu.

Giyotin
Fransız İhtilali, hem yaydığı düşünceler hem de devrimin işleyiş süreci ile şüphesiz insanlık tarihinin en önemli olaylarından biri... Bir imparatorluğun çöküşüyle beraber yeşeren eşitlik ve özgürlük anlayışıyla günümüz dünyasını şekillendiren Fransız devrimi, bunun yanında aldığı baş sayısı, yaşattığı korkunç acılar ve tabii ki ünlü idam aracı giyotin ile hafızalarımızda yer etmiş durumda. İşte bu kitap da o dönem Fransa’sında yaşanan bu kanlı mücadelenin en büyük silahlarından biri olup, adeta devrimle özdeşleşmiş bu uygarlık-dışı giyotin infazları üzerine yazılmış bir manifesto.

  “... Devrimlerin yıkamadıkları tek kaidenin idam sehpası olduğunu söylemiştik biraz önce.” - syf. 18

Victor Hugo, 1829 yılında yazdığı ve ilk basımında adını vermekten imtina ettiği -ki Hugo'nun bu davranışı o dönem giyotine karşı çıkmanın ne kadar tehlikeli bir adım olduğunun en büyük göstergesi- bu kitap ile hemen her Perşembe günü Gréve meydanında toplanan kalabalık önünde sergilenen tabir-i caizse tiyatroya dönmüş giyotin infazlarına bir eleştiri getirmektedir. Yazdığı bu kitap ile halk ve aydınlar üzerinde etki oluşturup bu çağ dışı uygulamanın sonlanmasına katkıda bulunmayı amaçlayan Hugo, 2012 yılından bakıldığında oldukça başarılı olmuş gibi görünüyor zira bu kitap gerçekten o dönemin Fransız aydınları üzerinde ciddi bir etki bırakmış.


 “... Ben arabaya binerken, gri gözlü, yaşlı bir kadın şöyle diyordu: “Bunu forsa gösterilerinden daha çok seviyorum.” – syf. 104

Grevé Meydanı'nda bir mahkumun infazını izleyen kalabalık
Victor Hugo'nun Grevé Meydanı'nda gene bir infaz gerçekleşirken tesadüfen oradan geçmesiyle şahit olduğu kalabalığa, atılan kahkalara, alkışlara ve çığlıklara müteakiben yazmaya başladığı ilk romanı Bir İdam Mahkumunun Son Günü, her ne kadar adı "son gün" olarak konulmuşsa da aslında giyotin ile idama mahkum olduğunu öğrenen bir adamın geçirdiği son altı haftayı baz alan bir roman. Kitapta bu süreç içerisinde mahkumun yaşadığı duygusal gel-gitler, umutsuzluk ve çaresizlik hissi ile giyotin infazı fikrinin insan psikolojisi üzerinde yarattığı etki ele alınıyor. Victor Hugo, kitabın ikinci basımında yazdığı yaklaşık 30 sayfalık –oldukça politik- önsözde aslında açıkça belirtiyor yapmak istediğini:

“… Bir İdam Mahkumunun Son Günü, doğrudan ya da dolaylı olarak, ölüm cezasının kaldırılması için yapılan bir söylevden başka bir şey değildir.” – syf. 15

Kitaba gelirsek, doğrusunu isterseniz Bir İdam Mahkumunun Son Günü öyle yüreğinize taş oturtacak cinsten bir kitap değil, hatta idam edileceğini bilen bir adamın hikayesini konu aldığı düşünülürse Hugo’nun fazla sakin bir karakter yarattığı bile söylenebilir. Ancak –demin dediğim gibi- asıl amacının edebi bir değer taşımaktan ziyade insanlar üzerinde farkındalık yaratmak olduğu ve dahi Hugo’nun bu kitabı yazdığında yalnızca 26 yaşında olduğu göz önüne alınırsa “olacak o kadar” demekten kendinizi alamıyorsunuz.

La Conciergerie, Paris
Kitapta idama mahkum olduğunu öğrenen bir adamın infaz gerçekleşene kadar geçirdiği altı haftalık hapishane sürecine birebir tanık oluyorsunuz. Önce Bicetre hapishanesi'ne kapatılan mahkum, buradan devrik kraliçe Marie-Antoinette’nin de hapsedildiği Paris Adliye Sarayı’nın arkasında yer alan –ve şu an müze olarak kullanılan- Conciergerie’e oradan da infazın gerçekleştiği Gréve Meydanı'na doğru yol alırken siz de onla beraber her adımda infazın yaklaştığı stresini yaşıyorsunuz ve sanki kendi infazınızı bekliyormuş gibi geriliyorsunuz.

Kitabın başlarında yer alan “Bir Trajediyi Konu Alan Komedi” başlıklı kısa tiyatro metni ayrıca eserin dikkate değer noktalarından bir tanesi. Bir salonda toplanmış ve bu kitap hakkında konuşan Madam de Blinval, bir şövalye, içli bir şair, bir filozof, genç bir kadın ve birkaç farklı kişi arasında geçen diyalogda kitap bütün salon tarafından “rezalet!”, “fiyasko!” olarak tanımlanıyor… Dramadaki “içli bir şair”in Victor Hugo olduğu açıkça ortada, ama bu konuşma gerçekten yaşandığı için mi kitaba konulmuş yoksa yazar okuyucuya dönemin Fransa’sında hüküm süren fikirleri mi aktarmak istemiş orası meçhul. Her şekilde, içler acısı bir trajedi olduğu gün gibi açık… Bu kısım insanlığın fikirsel bazda ne kadar geliştiğini görmek açısından paha biçilemez.

“Tanımadığım bir insanla ilgilenmeye zorlayamazlar beni, buna hakları yok.” – syf. 50

Notre Dame'ın Kamburu
Dikkat çeken ikinci bir nokta ise, Victor Hugo’nun bu kitabın ardından yazdığı ünlü  romanı “Notre Dame’ın Kamburu”nun ana konusu olan Notre-Dame kilisesi ve onun zangocunun izlerinin daha bu kitaptan görülmesi... Kitabın sonlarına doğru Notre-Dame kilisesi ve onun ünlü çanına birkaç paragraf ayırmış Hugo, iki sene sonra piyasaya sürülecek olan “Notre-Dame’ın Kamburu” adeta ben geliyorum diyor!

Kitabın anlatımı açısından denilebilir ki, Hugo’nun romantik dilinden kaynaklanan betimlemeleri bir yana bırakırsak anlatımda göze çarpan belli bir zenginlik yok. Çeviri açısından ise herhangi bir eksiklik yok, kitabı Fransızca aslından çeviren Erhan Büyükakıncı kitabın hakkını vermiş.


Özetle, bir mahkumun giyotin ile infazını izlemenin doğal kabul edildiği bir dünyada yaşayan ancak zamanının çok ötesinde düşünceler barındıran büyük yazar Victor Hugo’nun ardından gelecek başyapıtlarının adeta habercisi niteliğinde olup dünya tarihi açısından çok önemli bir yere sahip olan bu kitabı herkese tavsiye ediyorum. İnsanlık tarihinin nerelerden geçtiğini ve bugünlere nasıl ulaştığımızı, özgürlüğümüzün/eşitliğimizin ne kadar değerli olduğunun bir kez daha farkına varmak için harika bir fırsat. Herkese iyi okumalar dilerim.

12 yorum:

  1. okuduğum ilk ağır kitaplar arasındaydı. o zamanki aklımla bile sürüklenmiştim. şimdi yeniden okumalıyım diye düşünüyorum. hatırlattığın için teşekkürler

    YanıtlaSil
  2. Haklısın, özellikle küçük yaşta okunursa insanı fazlasıyla etkileyebilecek bir kitap. Tekrar okumana vesile olduğuma memnun oldum. :)

    YanıtlaSil
  3. İnanılmaz gerçekten, Hugo'nun bu kitabı 26 yaşında yazmış olması... Bir de giyotinle infazın normal karşılandığı bir dönemde yaşayıp bunu konu alan bir kitap yazması, eminim bizden 50-100 yıl sonra yaşayacak kişiler de bizi vahşi bulacaklar..

    YanıtlaSil
  4. Evet, Hugo'nun düşünceleriyle gerçek bir sanatçı olduğu ve yüzyıllar sonra bile adından söz ettireceği daha 26 yaşında belliymiş.

    YanıtlaSil
  5. Hüseyin Cahit Yalçın'ın Servet-i Fünun'u kapattıran Edebiyat ve Hukuk makalesinin çevirisindeki üç konudan biri bu. Suçluluğu kanıtlanana kadar herkesin masum görülmesi gerektiği fikrinden, bir de bahsedilen idam cezasının eleştirisinden ötürü çağını değiştirebilen bir metin. Edebiyat-toplum ilişkisinin en canlı örneği.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Servet-i Fünun'un kapatılmasına sebep olduğunu bilmiyordum, teşekkür ederim bilgilendirme için.
      Edebiyatın toplumu değiştiren/dönüştüren bir görevi olduğunu görmek açısından gerçekten mükemmel bir örnek.

      Sil
  6. Kitabı ben de okumuştum, görünce tıkladım hemen.
    Şöyle şeyler düşünmüştüm ben; http://sibiryakoylusu.blogspot.com/2012/03/idam-mahkumunun-son-gunu-victor-hugo.html

    YanıtlaSil
  7. bunun radyo tiyatrosu olanıda var

    YanıtlaSil
  8. Yanıtlar
    1. Beğenmenize sevindim, teşekkürler :)

      Sil
  9. idam cezasi elestiriliyor ama bazi cinayetlerin tek cezasi gercekden idam....tecavuz,adam oldurme,cocuk oldurme,organ maflayigi azalirdi belki.....

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...