11 Nisan 2014 Cuma

ALBAYA MEKTUP YOK

KÜNYE

Orijinal Adı : El Coronel No Tiene Quien Le Escriba
Yazar : Gabriel Garcia Marquez

Orijinal Dili : İspanyolca
Çevirmen : Handan Saraç
Yayınevi : Can Yayınları












Posta şefi çantayı omzuna vurdu, setten indi ve başını çevirmeden yanıtladı: “Albaya mektup yazan yok!” – syf. 28

Nobel ödüllü yazar Gabriel Garcia Marquez’in ilk kitaplarından biri olan Albaya Mektup Yok, okuyucuya emekli bir albay ve eşi özelinde kişinin yaşlandıkça içine düştüğü yalnızlığı ve bunla baş etme halini Marquez’in o kendine özgü üslubuyla aktarıyor. Yazar bu uzun öyküsüyle bir yandan umudun insan hayatında her dem var olduğunu hissettirirken diğer yandan o dönem Kolombiya’da hüküm süren baskı rejimine inceden eleştiri getiriyor.

Yılgınlık, Umut, Sansür Üçgeni

Dünya çapında üne "Yüzyıllık Yalnızlık" kitabıyla ulaşan Marquez’in ilk eserlerinden biri olan 60 sayfalık bu “uzun öykü” temelde birkaç ana kavram üzerine vurgu yaparak ilerliyor: Bir, ülkesi uğruna savaşmış emekli bir albayın yaşlılığında bu vatanseverliğinin karşılığını göremeyişinin acısı, iki umudun herkes için her zaman var olduğu ideası ve üç, baskı ve sansürün toplum üzerindeki etkisi.

Anlatmaya kitaba ismini veren ana vurgudan başlamak gerekirse, öykümüzün başkahramanı emekli albayımız on beş yıldır her cuma günü -gençliğinde verdiği emeklerin karşılığı olabilecek emekli aylığının kendisine postayla ulaşıp ulaşmadığını kontrol etmek için- limana gider ve şehirden gelecek tekneyi bekler; ancak ne acıdır ki her cuma limandan eli boş döner. Gittikçe yaşlanıp kimsesizleşmesinin ve maddi olarak zora düşmesinin de etkisiyle albaya ağır gelen bu yük, onun o mağrur duruşuyla birleşince okuyucuda içinden atamadığı bir isyan hali yaratır. Marquez öyle içten anlatır ki her cuma günü yaşanan o “anlık” yılgınlığı, bir dahaki cumanın gelişini okumak dahi istemezsiniz. Albay bu cuma o limana hiç gitmesin, o yılgınlığı hiç yaşamasın istersiniz ama ne var ki inatçı albayımız o limana gitmekten de okuyucusunu üzmekten de hiç vazgeçmez.

İkinci olarak, yazar, kitabın yabancı dilde yapılmış pek çok baskısının kapağında görülebilen bir horoz dövüşü hikayesiyle kitaba “umud”u yansıtan yeni anlamlar katmaya çabalar. Maddi olarak oldukça zor durumda kalan albay ve eşinin horozu satmak ya da kısa bir zaman içinde gerçekleşecek horoz dövüşlerinde kullanmak arasında kalışı bir yanda; horozun kendi oğullarıyla olan manevi bağı nedeniyle ona yükledikleri anlam diğer yanda derken Marquez’in her kitabında var olan o insani yönünü tekrar tekrar hissedersiniz. Bunla birlikte “altın yumurtlayan horoz”un ite kaka sürdürülen yaşam savaşı kitapta sadece albay ve eşi için değil tüm toplum için umudun simgesidir aslında… O horoz öldürülemez, satılamaz…

“Bana kalsa hemen bu akşam bir horoz yahnisi yaparım. Elli pesoluk bir hazımsızlık çok iyi olurdu.” (…) “Beni üzen şu yoksul oğlanların -horoz dövüşü için- para biriktiriyor olması.” – syf. 25

Hikaye boyunca arka planın satır aralarına özenle serpiştirilmiş sansür ve baskı rejimine dair ifadeleriyle de oldukça göz doldurucu bir tablo çizen yazarın üçüncü ana vurgusu da -tahmin edilebileceği gibi- bu konu üzerinedir. Kasabaya yeni gelen filmlerin “ne kadar sakıncalı” olduğuna dair kilisenin çan çalmasından tutun da gazetelerin gerçekleri halktan saklamasına kadar pek çok konuya ince göndermeler yapmaktan geri duramayan Marquez, Albay’ın bir türlü isyan edemeyen o mağrur hali ve bitmek bilmeyen sabrı ile de aslında bu sansür rejimine karşı bireylerin içsel patlama noktasına geliş sürecine ışık tutar.

“Sansür konduğundan beri gazeteler yalnız Avrupa’dan söz eder oldu,” dedi. “En iyisi Avrupalılar buraya gelsin, biz de oraya gidelim. Böylelikle herkes kendi ülkesinde neler olup bittiğini öğrenebilir.” – syf. 28

Türkiye’nin hapisteki gazeteci sayısında patlama yaptığı ve basına Abdülhamit dönemini mumla aratacak derecede baskı yapıldığı şu dönemde çizilen bu tablonun Türkiye için de -ayrıca- aydınlatıcı olduğu söylenebilinir. Kırmızı Pazartesi adlı eserinde “töre cinayeti” gibi Türkiye’nin kanayan çok sayıdaki yarasından birine oldukça doğru noktalardan vurgu yapan Marquez, bu kitabıyla da yine Türkiye’de demokratikleşme yolunda handikap oluşturan “basın sansürü”nü okuyucuya kendine özgü üslubuyla anlatır. Bu açıdan bakılınca, Marquez’in eserlerinin Türk okuyucusu için başka bir anlam, başka bir samimiyet taşıdığı da söylenebilinir.

Eleştirel açıdan bakarsak, kitap sonlara doğru anlattığı öykünün yoğunluğunu kaybediyor denebilir. Fazlasıyla dolu dolu başlayan hikayede olaylar kitap ilerledikçe birbirinden daha kopuk hale geliyor ve sanki son 20 sayfadaki her bir olay başlara göre daha kısa kısa geçiliyor. Bu minvalde -kitabın Marquez’in ilk eserlerinden biri olduğu da göz önüne alınırsa- sanki yazar sonlara doğru toparlamakta zorlanmış ve hatta kısmen sıkılmış bile denebilir. Hikayenin sonunu başlarda aldığınız o edebi lezzetten sonra biraz yavan bulabilirsiniz, benden söylemesi.

Gabriel Garcia Marquez
Biçimsel anlamda, bu kitap için Marquez’in artık kendisiyle neredeyse özdeşleşmiş “büyülü gerçeklik” tarzını ilk defa ortaya koyduğu eserlerden biri denebilir. Ara ara Albay’ın geçeklikten kopup halüsinasyonların içinde kayboluşu Marquez’in yaklaşık altı yıl sonra yazacağı “Yüzyıllık Yalnızlık” adlı dev eserinin nüvelerini okuyucuya daha şimdiden göstermesi açısından önemli imgelemler.

Çeviri kalitesi açısından, Türkçeye Can Yayınları adına Handan Saraç tarafından çevrilmiş eserde, yazım ve imla açısından hiçbir sıkıntı görmesem de ara ara anlam düşüklüğü içeren cümlelere rastladığımı söylemeden geçemeyeceğim. Karşılaştırma yapmak gerekirse, Albaya Mektup Yok’u bitirdikten sonra Kırmızı Pazartesi’yi İspanyolca aslından çeviren İnci Kut’un başarısı nezdimde bir kez daha takdir uyandırdı.

Özetle, Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez bu kitapta da gene pek çok açıdan ele alınmış bütün bir toplum tablosuyla karşımıza çıkıyor. Marquez, Albay ve eşi özelinde anlattığı hayata karşı duyulan yılgınlık hissiyatı, yaşamı devam ettirmek için verilmek zorunda kalınan kararlar ve tabii arka planda işlenen sansür mekanizmasıyla ne kadar büyük bir yazar olacağının sinyallerini daha şimdiden veriyor. Albaya Mektup Yok belki Marquez’in Nobel almasına neden olan kitabı değil, ama yazarın gelişim sürecini ve “büyülü gerçeklik” stilinin oturuşunu anlamak açısından önemli bir yapıt; okuyun-okutturun, Marquez’in o insani yönünü bir kez daha görüp kendisine özgü yazım stilini oturuşuna birebir şahit olun.

Keyifli okumalar dilerim.

2 yorum:

  1. çok sevdiğim bir yazar bende severek okuyorum kiitaplarını

    YanıtlaSil
  2. Güzel bir yazı olmuş teşekkürler :)

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...