8 Nisan 2012 Pazar

BUZDOLABININ ÜSTÜNDEKİ KIZ


KÜNYE

Orijinal Adı : Girl On the Fridge
Yazar : Etgar Keret

Orijinal Dili : İngilizce
Çevirmen : Avi Pardo
Yayınevi : Siren Yayıncılık











Post-modern roman anlayışının tüm görkemiyle hüküm sürdüğü 21. yüzyılda kısa öyküler yazmak ve dahi bunları yayınlatmak her yiğidin harcı değil, bunu biliyoruz. Etgar Keret ise bu başarıyı gösterebilmiş sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen “yiğitlerden”…

Etgar Keret’in ilk basımını 2008 yılında yapmış olduğu, Türkçeye ise ancak bu yılın başlarında Siren Yayıncılık adına Avi Pardo tarafından çevrilmiş eseri Buzdolabının Üstündeki Kız, yukarıdaki girişten de anlaşılacağı gibi, yepyeni bir öykü kitabı. İçerisinde toplam 46 öykü bulunduran bu kitap, insanı yaşadığı dünyadan koparıp bambaşka bir boyuta sürükleyen ve her biri diğerinden farklı bir konuyu ele alan kısa ama etkileyici hikayelerden oluşuyor.

Reşat Nuri Güntekin
Kitaptaki öyküler hem konu hem de anlatım açısından bir kalıba sokulamayacak kadar geniş bir yelpazede seyrediyor. Konu açısından bakarsak, kimi zaman dünyaya bambaşka bir pencereden bakan küçük bir çocuk oluyorsunuz, kimi zaman terk edilmiş genç bir adam... Anlatım açısından ise, kah kısacık öyküde bile post-modern tadı yakalıyorsunuz kah kendinizi Reşat Nuri Güntekin okuyor zannediyorsunuz.

Burayı biraz daha açmak gerekirse, denilebilir ki; kitaptaki öyküler aklınıza gelebilecek hemen her türde konuyu ele alan sayfa sayısı hepi topu 1 ila 4 arasında değişen kısa kısa anlatılardan ibaret... Aşk acısı çekenler, denek olarak kullanılan hayvanlar, tüm hayatı bahçesinde yetiştirdiği meyveler olan babaanneler, doğum günü kutlamaları, yolculuklar, siyasi kavgalar, savaşlar, cinsellik, evlilik; şimdilik aklıma gelenlerden sadece birkaçı… Keret, hayatın içindeki pek çok konuya ince ince göndermeler yaparak okurun kafasını karıştırmayı amaçlayıp, onu “doğru bildikleri” üzerine düşünmeye zorlamış ve bunda da oldukça başarılı olmuş.

Anlatım açısından da durum pek farklı değil… Bir yanınızda duvarların içinden geçen adamlar, hiçlikle sevişen kadınlar, arabanın ön camındaki yağmur damlalarını sayanlar, ölen otobüsler varken diğer yanınızda doğum günü kutlayan çocuklar, aşk acısıyla kıvranan erkekler ve evlilikleri çatırdayan genç çiftler var. Etgar Keret bazı öykülerinde dünyanızı alt üst edip sizi bambaşka bir boyuta çekerken, diğer hikayelerinde 20. yüzyılın klasik öykü tadını yakalamış denilebilir. Yazarın sık sık başvurduğu “simgeleme” de ayrıca eserin dikkate değer noktalarından bir tanesi. İnternetle yürütülen arkadaşlıkları kulağa damlatılan damlalarla, muhafazakarları ise meyve ağacına tırmanan çocukları tüfekle kovalayan babaanneyle simgeleyen Keret, sonunda hemen hemen herkesin beğenebileceği ve kendinden bir şeyler bulabileceği bir kitap çıkarmış ortaya.

“Benim postayla işim yok, başka ülkelerden bana bir şeyler gönderecek arkadaşlarım da yok. Olsaydı çoktan yanlarına giderdim. Onlarla içmeye çıkardım, dert yanardım. Onlara sık sık sarılır, yanlarında ağlamaktan utanmazdım. Yıllarımızı geçirebilirdik bu şekilde, ömrümüzü. Yüzde yüz doğal, damlalardan çok daha iyi.” – syf. 26

Kitabın dili, -bana kalırsa- eserin en güçlü yanlarından biri…  Yazarın insanı sıkmayan su gibi akıcı betimlemeler içeren anlatıları, öykü okumayı sevmeyenlere bile kendini okutturacak güzellikte. Keret’in öykülerinin neredeyse tamamında büyük bir ustalıkla kullandığı “kara mizah” ise ayrıca eserin takdire şayan noktalarından biri. Çeviri açısından bakarsak da kitap mükemmele erişmiş denebilir, ne dil bilgisi ne de anlatım açısından ben en ufak bir hata göremedim. Bu konuda Avi Pardo'yu ve Siren Yayıncılık'ı tebrik ettiğimi belirtmekten başka yapabilecek bir şey düşmüyor bana.

Eleştirisel anlamda denilebilir ki, yazar bazı öykülerde “simgeleme” yapayım derken kantarın topuzunu kaçırıp bitirdiğinizde hiçbir şey anlamadığınızı hissettiğiniz hikayeler kaleme almış. Bazen durup düşünüyorsunuz, neyi neyle simgelemiş, yazar burada aslen okura neyi vermeyi amaçlamış diye… Bu açıdan, zaman zaman okuyucuyu yorabilen, zayıf bir kitap olduğu söylenebilir. 

Tel Aviv, İsrail
Ek olarak, yazarın birbirinden farklı bazı öykülerde -yaşadığı yer olan- Tel Aviv’e ve –değer verdiği birinin adı olduğunu düşündüğüm- Uzi ismine tekrar tekrar vurgu yapmış olması da okuyucuya anti-profesyonel bir yaklaşım gibi yansıyor. Devamlı aynı isimleri ve aynı yerleri görmek okuyucuda merak duygusunu uyandırmakla beraber bazen okurun gizliden “başka isim mi yok” diye düşünmesine de neden olabiliyor. Bu açıdan Keret biraz risk almış denebilir.

Etgar Keret
Son olarak, İsrailli muzip yazar Etgar Keret’e kısaca bakacak olursak, en başta söylemeliyiz ki kendisi –tüm dünya tarafından- İsrail’in son dönemlerde yetiştirdiği en önemli kalemlerden biri olarak anılıyor. Filistin-İsrail arasındaki savaşla ilgili düşüncelerine The New York Times, The Guardian ve Le Monde gibi saygın gazetelerde sık sık yer verilen yazar, İsrail toplumunu çok iyi gözlemleyen ve bu gözlemlerini öykülerine başarılı bir şekilde yansıtmayı becerebilen genç bir edebiyatçı. Bununla birlikte, yazarın toplumsal meselelere karşı gösterdiği duyarlılık da hanesine artı puan yazılmasına neden oluyor.

Kısaca, Buzdolabının Üstündeki Kız, “roman okumaktan sıkıldık, biraz da öykü okuyalım” diyen herkese ilaç gibi gelebilecek, farklı bir tat arayan hemen herkesi memnun etmenin yanısıra insanı düşünmeye sevkeden bir kitap. Gelecek vadeden yazar Keret okunmaya değer bir kalem olmakla beraber, -bana kalırsa- biraz daha yol alması gerektiğini inceden okura hissettirenlerden… Bence ben susayım ve Keret hakkında kararı okuyucuya bırakayım, sarsıcı ve sıra dışı bir dünyaya geçmeye hazır mısınız?

31 Mart 2012 Cumartesi

BİR İDAM MAHKUMUNUN SON GÜNÜ


KÜNYE

Orijinal Adı : Le Dernier Jour d'un condamné
Yazar : Victor Hugo

Orijinal Dili : Fransızca
Çevirmen : Erhan Büyükakıncı
Yayınevi : Can Yayınları











1829 yılının Fransa’sı… 1789’da patlak vermiş ve o günden sonra tüm hızıyla yoluna devam edip karşısına çıkan her şeyi ortasında üçgen şeklinde keskin bir bıçak bulunduran kırmızı boyalı bir makine ile yok etmiş dünya tarihinin en kanlı devriminin hüküm sürdüğü yıllar… ve tüm bu karmaşanın ortasında “sefil” bir idam mahkumu.

Giyotin
Fransız İhtilali, hem yaydığı düşünceler hem de devrimin işleyiş süreci ile şüphesiz insanlık tarihinin en önemli olaylarından biri... Bir imparatorluğun çöküşüyle beraber yeşeren eşitlik ve özgürlük anlayışıyla günümüz dünyasını şekillendiren Fransız devrimi, bunun yanında aldığı baş sayısı, yaşattığı korkunç acılar ve tabii ki ünlü idam aracı giyotin ile hafızalarımızda yer etmiş durumda. İşte bu kitap da o dönem Fransa’sında yaşanan bu kanlı mücadelenin en büyük silahlarından biri olup, adeta devrimle özdeşleşmiş bu uygarlık-dışı giyotin infazları üzerine yazılmış bir manifesto.

  “... Devrimlerin yıkamadıkları tek kaidenin idam sehpası olduğunu söylemiştik biraz önce.” - syf. 18

Victor Hugo, 1829 yılında yazdığı ve ilk basımında adını vermekten imtina ettiği -ki Hugo'nun bu davranışı o dönem giyotine karşı çıkmanın ne kadar tehlikeli bir adım olduğunun en büyük göstergesi- bu kitap ile hemen her Perşembe günü Gréve meydanında toplanan kalabalık önünde sergilenen tabir-i caizse tiyatroya dönmüş giyotin infazlarına bir eleştiri getirmektedir. Yazdığı bu kitap ile halk ve aydınlar üzerinde etki oluşturup bu çağ dışı uygulamanın sonlanmasına katkıda bulunmayı amaçlayan Hugo, 2012 yılından bakıldığında oldukça başarılı olmuş gibi görünüyor zira bu kitap gerçekten o dönemin Fransız aydınları üzerinde ciddi bir etki bırakmış.


 “... Ben arabaya binerken, gri gözlü, yaşlı bir kadın şöyle diyordu: “Bunu forsa gösterilerinden daha çok seviyorum.” – syf. 104

Grevé Meydanı'nda bir mahkumun infazını izleyen kalabalık
Victor Hugo'nun Grevé Meydanı'nda gene bir infaz gerçekleşirken tesadüfen oradan geçmesiyle şahit olduğu kalabalığa, atılan kahkalara, alkışlara ve çığlıklara müteakiben yazmaya başladığı ilk romanı Bir İdam Mahkumunun Son Günü, her ne kadar adı "son gün" olarak konulmuşsa da aslında giyotin ile idama mahkum olduğunu öğrenen bir adamın geçirdiği son altı haftayı baz alan bir roman. Kitapta bu süreç içerisinde mahkumun yaşadığı duygusal gel-gitler, umutsuzluk ve çaresizlik hissi ile giyotin infazı fikrinin insan psikolojisi üzerinde yarattığı etki ele alınıyor. Victor Hugo, kitabın ikinci basımında yazdığı yaklaşık 30 sayfalık –oldukça politik- önsözde aslında açıkça belirtiyor yapmak istediğini:

“… Bir İdam Mahkumunun Son Günü, doğrudan ya da dolaylı olarak, ölüm cezasının kaldırılması için yapılan bir söylevden başka bir şey değildir.” – syf. 15

Kitaba gelirsek, doğrusunu isterseniz Bir İdam Mahkumunun Son Günü öyle yüreğinize taş oturtacak cinsten bir kitap değil, hatta idam edileceğini bilen bir adamın hikayesini konu aldığı düşünülürse Hugo’nun fazla sakin bir karakter yarattığı bile söylenebilir. Ancak –demin dediğim gibi- asıl amacının edebi bir değer taşımaktan ziyade insanlar üzerinde farkındalık yaratmak olduğu ve dahi Hugo’nun bu kitabı yazdığında yalnızca 26 yaşında olduğu göz önüne alınırsa “olacak o kadar” demekten kendinizi alamıyorsunuz.

La Conciergerie, Paris
Kitapta idama mahkum olduğunu öğrenen bir adamın infaz gerçekleşene kadar geçirdiği altı haftalık hapishane sürecine birebir tanık oluyorsunuz. Önce Bicetre hapishanesi'ne kapatılan mahkum, buradan devrik kraliçe Marie-Antoinette’nin de hapsedildiği Paris Adliye Sarayı’nın arkasında yer alan –ve şu an müze olarak kullanılan- Conciergerie’e oradan da infazın gerçekleştiği Gréve Meydanı'na doğru yol alırken siz de onla beraber her adımda infazın yaklaştığı stresini yaşıyorsunuz ve sanki kendi infazınızı bekliyormuş gibi geriliyorsunuz.

Kitabın başlarında yer alan “Bir Trajediyi Konu Alan Komedi” başlıklı kısa tiyatro metni ayrıca eserin dikkate değer noktalarından bir tanesi. Bir salonda toplanmış ve bu kitap hakkında konuşan Madam de Blinval, bir şövalye, içli bir şair, bir filozof, genç bir kadın ve birkaç farklı kişi arasında geçen diyalogda kitap bütün salon tarafından “rezalet!”, “fiyasko!” olarak tanımlanıyor… Dramadaki “içli bir şair”in Victor Hugo olduğu açıkça ortada, ama bu konuşma gerçekten yaşandığı için mi kitaba konulmuş yoksa yazar okuyucuya dönemin Fransa’sında hüküm süren fikirleri mi aktarmak istemiş orası meçhul. Her şekilde, içler acısı bir trajedi olduğu gün gibi açık… Bu kısım insanlığın fikirsel bazda ne kadar geliştiğini görmek açısından paha biçilemez.

“Tanımadığım bir insanla ilgilenmeye zorlayamazlar beni, buna hakları yok.” – syf. 50

Notre Dame'ın Kamburu
Dikkat çeken ikinci bir nokta ise, Victor Hugo’nun bu kitabın ardından yazdığı ünlü  romanı “Notre Dame’ın Kamburu”nun ana konusu olan Notre-Dame kilisesi ve onun zangocunun izlerinin daha bu kitaptan görülmesi... Kitabın sonlarına doğru Notre-Dame kilisesi ve onun ünlü çanına birkaç paragraf ayırmış Hugo, iki sene sonra piyasaya sürülecek olan “Notre-Dame’ın Kamburu” adeta ben geliyorum diyor!

Kitabın anlatımı açısından denilebilir ki, Hugo’nun romantik dilinden kaynaklanan betimlemeleri bir yana bırakırsak anlatımda göze çarpan belli bir zenginlik yok. Çeviri açısından ise herhangi bir eksiklik yok, kitabı Fransızca aslından çeviren Erhan Büyükakıncı kitabın hakkını vermiş.


Özetle, bir mahkumun giyotin ile infazını izlemenin doğal kabul edildiği bir dünyada yaşayan ancak zamanının çok ötesinde düşünceler barındıran büyük yazar Victor Hugo’nun ardından gelecek başyapıtlarının adeta habercisi niteliğinde olup dünya tarihi açısından çok önemli bir yere sahip olan bu kitabı herkese tavsiye ediyorum. İnsanlık tarihinin nerelerden geçtiğini ve bugünlere nasıl ulaştığımızı, özgürlüğümüzün/eşitliğimizin ne kadar değerli olduğunun bir kez daha farkına varmak için harika bir fırsat. Herkese iyi okumalar dilerim.

3 Mart 2012 Cumartesi

OUTLIERS (Çizginin Dışındakiler) - Bazı İnsanlar Neden Daha Başarılı Olur?


KÜNYE

Orijinal Adı : Outliers - The Story of Success
Yazar : Malcolm Gladwell

Orijinal Dili : İngilizce
Çevirmen : Aytül Özer
Yayınevi : MediaCat Yayınları











“Çizginin dışındakiler kendilerine fırsat verilenler ve bu fırsatı değerlendirecek güç ve soğukkanlılığa sahip olanlar.” – syf. 199

Kanadalı gazeteci ve yazar Malcolm Gladwell’in 2008 yılında piyasaya çıkmış ve ABD’de en çok satan kitaplar listesinde 1 numaraya yerleşmiş, Türkçeye de 2009 yılında Mediacat Yayınları adına Aytül Özer tarafından çevrilmiş kitabı Outliers, “kişisel gelişim” adına kafamızda oluş(turul)muş bütün kalıpların dışında bir kitap. Başarılı olmak için gerekli olduğu iddia edilen tüm o “Secret” yasalarını, yapmanız gerekenleri, düşünce normlarını unutun… Gladwell size başarının bambaşka bir yönünü tanıtacak.

Outliers -Türkçe adıyla Çizginin Dışındakiler- tam da kelime anlamına uygun şekilde hayatta diğer insanlardan daha başarılı olmuş ve çizginin dışına çıkmış kişilerin bu başarıyı nasıl elde ettikleri üzerine kafa yoran bir kitap. Size anlattığı birbirinden çok farklı on hikaye ile başarı denilen şeyin doğum tarihinizden tutun da yaşadığınız yere, ailenizin yapısına ve dahi kültürel mirasınıza kadar hayatınızda etkili pek çok parametrenin kolektif bir ürünü olduğunu göstermeye çalışıyor ve itiraf etmeliyim, bu konuda oldukça da başarılı oluyor.

Kitap, Fırsat ve Miras olmak üzere iki ana bölümden oluşuyor.

Chris Langan
Kısaca bahsetmek gerekirse, Fırsat kısmında, başarılı kişilerin başarıya giden yolda ne gibi fırsatlarla karşılaştıkları ve bunları nasıl da kendi lehlerinde kullandıklarına değiniliyor ve bu bağlamda aynı yıl içerisinde doğmuş fakat ay farkıyla daha büyük bireylerin hokeyde daha başarılı olmasından tutun da 200 IQ ile dünyanın yaşayan en zeki insanı olduğu kabul edilen Chris Langan’ın Harvard profesörü olmak yerine neden bir at çiftliğinde hayatını devam ettirdiğine kadar pek çok farklı konudan aldığı örneklerle hayatta insanın karşısına çıkan fırsatların onun başarısında ne denli önemli olduğuna vurgu yapıyor.

“Başarı tesadüf değildir. Öngörülebilir ve güçlü bir dizi koşul ve fırsatlardan ortaya çıkar…” – syf. 117

Miras bölümünde ise, yetiştirildiğimiz kültürün ve ait olduğumuz toplumdaki değer yargılarının nesiller sonra bile “bireysel” başarımızda etkili olduğunu ve bu güçlü yargıların kuşaktan kuşağa aktarıldığını uçak kazası ve çeltik tarlaları gibi değişik örnekler üzerinden ifade ediyor. Bu bölümde benim en çok dikkatimi çeken kısmın, psikolojide “onur kültürü” olarak tanımlanmış ve genellikle dağlık bölgelerde yaşayıp hayvancılıkla uğraşan bireylerin mücadele etmek zorunda kaldıkları bu çetin hayat koşulları nedeniyle toplumsal meselelere nasıl yaklaştıklarına dair örneklemede bulunduğu altıncı kısım olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Özellikle Türkiye’de yaşanan “kürt sorunu” dikkate alındığında yazarın öne sürdüğü “onur kültürü” hipotezinin ne kadar doğru olduğunu görmek insanı etkiliyor.

“Kültürel miraslar etkili güçler niteliğinde. Derin köklere sahip ve uzun ömürlü. Kuşaktan kuşağa direniyor, onları yaratmış olan ekonomik, sosyal ve demografik koşullar ortadan kalktığında bile neredeyse hiç bozulmuyor ve tavır ve davranışları yönlendirmekte önemli bir rol oynuyorlar…” – syf. 133

Kitabın anlatımına gelirsek, Outliers farklı farklı hikayelerden oluştuğundan okunması kolay bir kitap. Dili son derece akıcı ve zaman zaman da oldukça eğlenceli. Çeviri açısından da göze çarpan belli bir eksiklik yok, Aytül Özer bekleneni vermiş denilebilir.

Malcolm Gladwell
Yazar Malcolm Gladwell Jamaika asıllı Kanada doğumlu bir Amerikalı. Kitabın son bölümünde anlattığı hikayesini okuyunca onun da bir “çizginin dışındaki” olduğunu hemen anlıyorsunuz; okunmaya değer bir hikayesi var. Yazarın Outliers dışında hepsi Türkçeye çevrilmiş üç farklı kitabı daha var: Kıvılcım Anı (Tipping Point), Düşünmeden Düşünebilmenin Gücü (Blink) ve Köpeğin Gördüğü (What The Dog Saw). Outliers’ı okuduktan sonra normalde kişisel gelişim kitaplarına belli bir önyargıyla bakan ben bile diğer kitapları merak etmedim değil. Bu kıvırcık saçlı sevimli yazarımızın o kitaplarda da gene ince elenip sık dokunmuş değişik örneklerle düşüncelerini ifade ettiğinden eminim, en kısa zamanda diğer kitaplarına da bir göz atmak istiyorum.

Son olarak, bu kitap bana NeOkuyorsun.com sitesinin bir hediyesi idi. Beni bu güzel kitapla tanıştırdıkları ve bir kez daha önyargının nasıl kötü bir olgu olduğunu gösterdikleri için kendilerine teşekkürü bir borç bilirim.

Herkese iyi okumalar dilerim.

15 Şubat 2012 Çarşamba

KAPALI KUTU



Orijinal Adı : Dark Horse
Yazar : Tami Hoag


Orijinal Dili : İngilizce
Çevirmen : Gökçen Ezber
Yayınevi : İthaki Yayıncılık












“At dünyası iki şeyle doludur: Sırlar ve yalanlar. Marifet hangisinin hangisi olduğunu söyleyebilmektir.”  - syf. 274

Amerikalı ünlü yazar Tami Hoag’ın 2002 yılında piyasaya çıkmış ve tüm dünyada oldukça beğeni toplamış, haliyle benim de dikkatimi çekmiş polisiye-gerilim türündeki romanı Kapalı Kutu, her açıdan dikkate değer bir roman.

Yorumlamaya geçmeden önce baştan söyleyeyim kitap 574 sayfa ama gözünüzü hiç korkutmasın zira siz nasıl olduğunu anlamadan bitiveren kitaplardan…

 Hikayenin başkahramanı Elena Estes adındaki eski bir polis memuru.

Estes, başarılı bir polis iken bir gün aldığı yanlış bir karar sonucunda başka bir polis memurunun ölümüne, aynı zamanda kendisinin de ciddi şekilde yaralanmasına neden oluyor. Bu olayın ardından uzun yıllar boyunca hem tıbbi hem de psikolojik tedavi görüp sonunda o çok sevdiği polislik mesleğini bırakmak zorunda kalıyor ve Palm Beach adında gözden uzakta bir at çiftliğinde çalışmaya başlıyor.

Bir gün çiftliğe gelen on iki yaşındaki küçük bir kız çocuğu “kayıp ablası” Erin Seabright için Estes’ten yardım istiyor ve eski günlerini fazlasıyla özleyen Estes bu talebi –tabii ki- geri çeviremiyor. Bundan sonra roman, hikayeye dahil olan pek çok kişinin de etkisiyle dallanıp budaklanıyor ve sonunda tüm bu karakterlerin hayata tutunmak için gösterdiği kıran kırana bir savaşın öyküsüne dönüyor.

Öncelikle demeliyim ki, hikayenin altyapısı çok sağlam zira kitap karakter zenginliği açısından çok çok çok doyurucu. Elena Estes’in çiftlikteki hayatı, eski hayatı, kayıp kızın ailesi, Palm Beach’in zenginleri derken başlarda kim kimdi karıştırabiliyorsunuz bile. Aynı zamanda bu zenginlik yazara geniş bir hareket alanı sağlayıp, okuyucunun merak duygusunun devamlı körüklenmesine yol açmış zira kitap ilerledikçe ayrı ayrı verilen pek çok parçayı bir araya getirmeye çalışıyorsunuz ve sonunda kendinizi bir puzzle’ın içinde buluyorsunuz.

Şahitler Kulübü
Bana göre kitabın en dikkat çeken noktası, Elena Estes’in geçirdiği kaza ve bu kazanın onun hayatındaki izleri… Tami Hoag, Estes karakterinin psikolojisini okuyucuya çok başarılı bir şekilde yansıtmış. Roman ilerledikçe, kazanın –bir zamanlar çok güzel bir kadın olan- Estes’in vücudunda bıraktığı izleri ve bunların onun yaşamına olan etkilerini okuyorsunuz ve Estes’e üzülmeden edemiyorsunuz. Bu açıdan bakınca, Hoag karakter yaratmada oldukça başarılı olmuş denebilir. Hatta öyle ki, Elena Estes karakteri yazarın sadece Kapalı Kutu romanıyla sınırla kalmamış, 2007 yılında piyasaya çıkan ve Türkçeye “Şahitler Kulübü” adıyla çevrilen “The Alibi Man” kitabının da başkarakteri olmuş.

Kitabın dili tam kararında… Uzun uzun betimlemeler, konuya girmek için sayfalarca çırpınışlar, bir şey söylemeden yalnızca imalarla konunun etrafından dolanmalar yok. Artı olarak, bir polisiye-gerilim kitabından beklenildiği gibi ağdalı ve ağır bir dili de yok, okuyucuyu yormadan ilerleyen bir kitap. Belki ilk 100 sayfası –doğal olarak- kitabın geriye kalan kısımlarına oranla daha düşük bir tempoda seyrediyor ama emin olun giriş kısmını geçtikten sonra kendinizi akıp giden bir öykünün içinde buluyorsunuz.

Türkçe açısından, çeviride yapılmış birkaç hata varsa da genel olarak belli bir ortalamayı tutturmuş bir kitap denebilir. Hikaye; atlar, eğiticileri, seyisler ve at yarışları etrafında döndüğünden bu konulara dair birkaç teknik kelime bilgisi edinilebilir. Onun dışında göze çarpan belli bir zenginlik yok.

Sonuç olarak, Kapalı Kutu, atlara ve at yarışlarına özel bir ilgi duyanlara ve dahi onların dışında polisiye romanları sevenlere da gönül rahatlığıyla önerebileceğim dolu dolu bir roman. Elena Estes ile tanışmak ve onun dünyasını biraz olsun anlamaya çalışmak insanı hayata bambaşka bir yönden bakmaya zorluyor. Bu kitabı okuduktan sonra serinin ikinci kitabı Şahitler Kulübü’nü de okumak için can atmaya başladım, bilahare onu da tanıtmak istiyorum. Şimdilik herkese iyi okumalar dilerim.

2 Şubat 2012 Perşembe

YERALTINDAN NOTLAR


KÜNYE

Orijinal Adı : Zapiski iz Podpolya 
Yazar : Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

Orijinal Dili : Rusça
Çevirmen : Nihal Yalaza Taluy
Yayınevi : Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları            











Günlerdir bilgisayarın başında bu kitabı anlatabilmek için -tanıtmak mı, haşa; Dostoyevski’nin benim tanıtımıma ihtiyacı yok- oturup duruyorum, yazıp yazıp siliyor ardından baştan başlıyorum… Normalde bir kitaptan bahsederken biraz olay örgüsü, biraz karakter analizi, az biraz da yazar ve çeviri bilgisi ile kotarabilirsiniz bu işi, öyle pek de zor bir şey değildir. Ama büyük yazarlar için bu formül işlemiyor çünkü büyük yazar olmalarının bir anlamı var. Onları “büyük” yapan şey her ne ise elinizi ayağınızı bağlıyor sanki, hangi pasajı alsanız bir diğer kısmı eksik kalmış gibi hissediyorsunuz. Adeta özetleyemiyorsunuz kitabı çünkü ancak bir bütün halinde bir anlam taşıyor o kitap, ancak bir bütün olarak değerlendirilmesi gerekiyor ki aksi halde yakıştıramıyorsunuz yazdığınız hiçbir yazıyı o esere. 

İşte, Yeraltından Notlar da aynen böyle anlatılması –özetlenmesi- zor bir kitap. Tek bir olay/durum anlatmayan, bir adamın hayata karşı duruşu, olayları herkesten farklı algılayış şekli ve bu derin algılamanın onu sürüklediği doğal sonuçlara dair boyutu küçük ama etkisi büyük bir kitap.

“Ben hasta bir adamım. Kötü bir adamım… Suratsız bir adamım ben.” diye başlar Dostoyevski 1864'te yazdığı bu romana ve bütün kitap boyunca bu –kendi deyimiyle- hasta, suratsız ve kötü adamın içsel tartışmalarına, neden bile bile kendini uçuruma sürüklediğine, hayatta neden kaybettiğine dair çarpıcı saptamalarını okutur size.
Fyodor Dostoyevski

Dostoyevski daha kitabın ilk sayfasında bir dipnot olarak verir yapmak istediğini, üzerine pek söz söylemeye gerek yok aslında:

“Gerek “Notlar” yazarının, gerek “Notlar”ın tamamen hayal mahsulü olduğu şüphesizdir. Bununla beraber, çevremizdeki insanların üzerinde biraz düşünülürse, bu notların yazarı gibi şahısların aramızda bulunmasının yalnız mümkün değil, muhakkak olduğu anlaşılır. Ben sadece pek yakın bir zamanın sıradan bir tipini daha açık olarak kamu huzuruna çıkarmak istedim. Bu, henüz hayatta olan kuşağın tiplerinden biridir…”

Gelelim yapıta...

Kitap, Yeraltı ve Notlar diye iki ana kısımdan oluşuyor.

Yeraltı bölümünde, artık 40’lı yaşlarına gelmiş ve geçirdiği ömrün sonuna yaklaştığını düşünen –o dönemler için 60’lı yaşları görmek bile bir hayaldi- ve geriye dönüp bakınca yaşadığı (!) koca 40 senenin nasıl geçtiğini, bu süreçte neler gördüğünü tekrar tekrar zihninde canlandıran –benim deyimimle- içine kapanık, hassas ve utangaç bir adamın karakteri, fikirleri ve hayata bakış açısı anlatılır.

Bu kısımda hayattaki pek çok şeye dair bu isimsiz kahramanımızın görüşlerini bulabilirsiniz. Kimi zaman isyan eder dünyaya, kimi zaman bazı şeylerin neden öyle olduğunu açıklar size nüktedan diliyle… Tek bir tanesi anlatmak ona saygısızlık olacaktır o yüzden kesip biçmek istemiyorum ama beni en çok etkileyen yerin "fazlasıyla asil, derin düşünen ve üstün anlayışlı bir kimse” olduğunu bildiğinden hayatta kaybettiğini söylediği kısım olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim.

“Baylar, yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık.” – syf. 7

Yüzünüze gülüp arkanızdan iş çevirenleri, dedikodunuzu yapanları, “asıl amacı belli” dostlukları ve –maalesef- bunların hepsini anlamanızı, hatta sık sık içine düştüğünüz "anladığınızı gösterip yalnız kalmak mı" yoksa "anlamamazlıktan gelip sahte bir oyunda –tıpkı diğerleri gibi- piyon olmak mı" ikilemini hatırlatıyor insana... Ne de güzel söylemiş Dostoyevski diyorsunuz; her şeyi anlamak gerçek bir hastalıktır.

Neyse, biz kitaba dönelim.

“Notlar” adını verdiği ikinci kısımda ise, bu biraz arızalı, çokça utangaç adamın sözü edilen bu “talihsiz” karakter özellikleri ile nasıl bir hayata mahkum olduğuna ilişkin notları okurken buluyorsunuz kendinizi. Birtakım erdemlere sahip, utangaç, içine kapanık ve hassas bir bünyenin hayatta nelerle karşılaşacağını, nerede nasıl davranacağını çok güzel örnekliyor Dostoyevski. Gerçi bunu söylememe gerek var mı onu da bilmiyorum, zira Dostoyevski’nin karakter yaratmada bir numara olduğu zaten bütün dünya tarafından kabul edilen bir gerçek.

Oğuz Atay
Özellikle bu kısmı okurken ben sık sık Oğuz Atay’ın muhteşem eseri Tutunamayanlar’ı hatırladım –hiç unutuyor muyum, onu da bilmiyorum ya-.

Atay’ın Dostoyevski’den fazlasıyla etkilendiği açık bir gerçek olmakla beraber kimilerine göre "Yeraltı Adamı" olarak nitelendirilebilecek bu isimsiz karakter –bana kalırsa- tıpkı bir Selim Işık. Atay; bu fazla hassas, utangaç, gururlu, derin düşünen, yaşadığı her şeyi kafasında tekrar tekrar kuran, hayallerinde bütün dünyaya savaş açabilecek kadar cesur ama gerçekte bir topluluk önünde bir şişeyi dahi kaldıramayacak kadar pısırık ve eninde sonunda tutunamayarak “canlı hayat”tan vazgeçip kendi “yeraltı”nda kitaplarıyla yaşayan ve hayatı  yalnızca kitaplardan öğrenen bireylerin yaşam tarzını kısaca “Selimlik” olarak niteler. Her şeyi tek kelimeyle anlatan ne de güzel bir tanımlamadır bu… İşte bizim isimsiz karakterimiz de Selimlik’i yaşar ve -doğal olarak- Selim’in karşılaştığı sıkıntıların aynılarıyla karşılaşır.

“Henüz on altı yaşında olduğum halde kabuğuma çekilmiş, onları hayretle inceliyordum; daha o zamanlar bile görüşlerinin darlığı, uğraştıkları şeylerin, oyunlarının, konuşmalarının manasızlığı beni hayrete düşürüyordu. O kadar önemli olayları fark edemedikleri, insanı etkileyen, hayrete düşüren konulara ilgisiz kaldıkları için, ister istemez onları kendimden aşağı saymaya başladım.” – syf. 72

“Bizi tek başımıza bırakın, elimizden kitapları alın o saat şaşkına döner, ne yana gideceğimizi, kimden yana çıkacağımızı, kimi sevip, kimden nefret edeceğimizi bilemeyiz.” – syf. 139

Ayrıca, tıpkı Atay’ın Dostoyevski’den etkilenmesi gibi, Dostoyevski de kendinden bir önceki neslin önemli Rus edebiyatçılarından Gogol’dan etkilenmiş gibidir, zira kitapta Gogol’ün en önemli eseri Ölü Canlar'a sık sık atıfta bulunulur.

Yazın özelleri açısından, Yeraltından Notlar, oldukça bunalımlı ve kaotik bir yapıt olmasına rağmen, nüktedan dili sayesinde okunması kolay bir kitap. Bendeki kopyası İş Bankası Kültür Yayınları’na ait bir çeviriydi ve tek kelimeyle mü-kem-mel idi! Neredeyse kendimi orijinal dili Türkçe olan bir kitabı okuyor zannedecektim. Herkesin dediği gibi, dünya klasikleri için tek adres: İş Bankası Kültür Yayınları – Hasan Ali Yücel Serisi!

Özetle, Dostoyevski’yi bizim bildiğimiz anlamda Dostoyevski yapmaya başlayan, ardından gelecek “Suç ve Ceza” – “Budala” – “Karamazov Kardeşler” gibi dev eserlerin tohumlarını atan ilk kitaptır Yeraltından Notlar. Bu nedenle Rus edebiyatı açısından da önemli bir yere sahiptir. Kitaplarını yazarken yüzyıllar sonra bile adından bahsedileceğini tahmin ediyor muydu Dostoyevski bilmiyorum ama kitaptaki şu cümle beni okurken güldürmedi değil:

“Evet, sadece üslup meselesidir, yoksa yazdıklarımı kimse okumayacak. Bunu açıkça söyledim zaten…” – syf. 43

Sadece Dostoyevski sevenlerin değil, Oğuz Atay’ı ve dahi yeraltı edebiyatını sevenlerin de mutlaka okuması gereken bir başyapıt. Herkese şiddetle tavsiye ediyorum.

27 Ocak 2012 Cuma

UYUYANA KADAR


Orijinal Adı : Before I Go To Sleep
Yazar : S. J. Watson


Orijinal Dili : İngilizce
Çevirmen : Şen Süer
Yayınevi : Doğan Kitap












Uyuyana Kadar, 2011 yılında piyasaya çıkmış ve –yazarın ilk roman denemesi olmasına rağmen- tabir-i caizse ortalığı kasıp kavurmuş yepyeni bir gerilim romanı.

Yorumlamaya başlamadan önce dikkatinizi yeterince celbetmek adına söylemeliyim ki, Türkçeye Doğan Kitap tarafından henüz yeni kazandırılmış bu roman, 2011 yılı boyunca, New York Times gibi pek çok prestijli gazetenin “en çok satan kitaplar” listesinde haftalarca yer almış. Bununla beraber, kitabın arka kapağında yazdığına göre, bir yıl içinde hakları 42 farklı ülkeye satılmış ve toplamda 1.000.000’dan fazla satışa ulaşmış. Ayrıca edebiyat dünyasının en prestijli ödüllerinden Galaxy Ulusal Kitap Ödüllerinde en iyi polisiye-gerilim kitabı ödülünü ve İngiliz Polisiye Yazarları Derneği (CWA) John Creasey Hançer Ödülü’nü de hiç kimseye kaptırmamış. 

Etkilendiniz değil mi?

Doğrusu ben de dünya çapında kazanılmış bunca başarıya kayıtsız kalamadım ve başlamayı düşündüğüm kitabı bir yana bırakıp hevesle Uyuyana Kadar’ı okumaya başladım. Şimdi geriye dönüp bakınca, oldukça yerinde bir iş yaptığımı düşünüyorum.

Kitabın içeriğine geçmeden önce, Doğan Kitap’ın yukarıda saydıklarımı özetleyecek “kitap fragmanına” bir göz atalım istiyorum zira satış stratejisi açısından bakınca ortaya oldukça güzel bir iş çıkarılmış gibi duruyor:



Fragmanda da denildiği gibi, Uyuyana Kadar, amnezi hastası yani bir sebepten hafıza kaybına uğramış ve bu nedenle geçmişindeki anıları hatırlayamamakla beraber bugüne dair yeni anılar da üretemez hale gelmiş  Christine Lucas’ın hayatını konu alıyor. Christine, her sabah uyandığında, kendini 20’li yaşlarda genç bir kadın zannederken aslında 40’lı yaşlarına çoktan varmış –ve dahi evlenmiş- biri olduğunu fark ediyor, lakin hayatının bu kısımlarına dair hiçbir şey hatırlayamıyor.

Kulağa oldukça bilim-kurgu bir hikaye gibi gelse de aslında gerçekten amnezi hastalığı diye bir rahatsızlığın olduğunu bilmek ve Christine gibi gün boyunca yaptıklarını aklında tutmayı başarıp sadece uyuyunca bütün bunları hafızasından silen birinin diğer amnezi hastalarına göre çok daha iyi bir durumda olduğunu öğrenmek insanı ürkütüyor. Kitap açısından, bir de işin içine Christine’in bir türlü güvenemediği kocası Ben’i ve kendine anlatılan geçmişte yanlış bir şeyler olduğunu dair –kitap boyunca devam eden- hislerini katınca okuyucu hepten rahatsız edici bir noktaya çekilmiş olunuyor.

Roman, “Bugün - Christine Lucas’ın günlüğü – Bugün” şeklinde üç ana kısımdan oluşuyor, çünkü -üçüncü ana karakterimiz- Christine’ın iyileşmesine yardım etmeye çalışan nöroloji uzmanı Dr. Nash, ona bir günlük tutmasının anılarını hatırlamasına yardımcı olabileceğini söylüyor. Biz de işte bu günlük sayesinde Christine’in hayatında önce bir parça geriye gidip geçmişte neler olduğunu öğreniyor, ardından da tekrar ileriye sarmaya başlıyoruz. İtiraf etmeliyim, kurgusal açıdan bu oldukça iyi düşünülmüş bir taktik zira okuyucu başlarda neler olduğunu dahi anlamazken kitap ilerledikçe parçalar yavaş yavaş yerine oturmaya başlıyor ve böylece ilgi hep belli bir düzeyde tutulmuş olunuyor.

Uyuyana Kadar’ın en belirgin özelliği, insan psikolojisine çok iyi oynaması… Kitap boyunca Christine ile beraber hep bir hinlik çıkacak diye bekliyorsunuz. Dahası, okuduğunuz müddetçe, "bir yerlerde yanlış bir şeyler var" düşüncesi peşinizi hiç bırakmıyor. Zaten kitap sürpriz sonuyla da o 370 sayfa boyunca ayakta tuttuğunuz "adı konulamayan hissi" taçlandırıyor. Ek olarak, roman, her 70-80 sayfada bir Christine’in –ve dolayısıyla sizin- ruh halinizi değiştirmeyi başarıyor. Bir çocuğunu arayan acı içinde bir anne oluyorsunuz, bir kime güveneceğini şaşırmış zavallı bir yarı-yetişkin… Böylece, siz bir ruh halinden diğerine sürüklenirken,  daha neler olduğunu anlamadan kitap bitiveriyor.

Eleştirisel olarak diyebilirim ki, yazar günlük kısmında biraz fazla oyalanmış gibi. Kitabın ortalarına doğru böyle bir elli sayfa kadar sıkıldığınız oluyor ama sonlara vardığınızda o his tamamen kayboluyor. Açıkçası kitap bitince, o 50 sayfalık kısım biraz daha kısa tutulsaymış çok daha şahane bir kitap olabilirmiş diye düşündüm, bana kalırsa yazar tempoyu yükseltmekte birazcık geç kalmış.

Anlatım açısından bakarsak; kitabın dili oldukça sade, bu nedenle okunması da fazlasıyla kolay. Yazar uzun uzun betimlemelerden, sonuna geldiğinizde başını unuttuğunuz cümlelerden özellikle kaçınmış gibi... hikaye  sizi yormadan öylece akıp gidiyor. Çeviri açısından da göze çarpan belli bir sıkıntı yok. İngilizce bilmeme rağmen hiç öyle İngilizce kokan bir Türkçe ile karşılaşmadım, çevirmen Şen Süer kitabın hakkını vermiş.

S. J. Watson
Son olarak İngiliz yazarımız S. J. Watson’a değinmek istiyorum zira yazının başında da dediğim gibi Uyuyana Kadar yazarın ilk roman denemesi. Londra’da yaşayan ve edebiyat dünyasına daha yeni adım atmış olan Watson, bu kitabı gittiği bir roman yazma kursunun ardından kaleme almış. Doğrusu, ilk romanında bu kadar büyük bir başarıya sahip olunca insan “kurs işe yaramış” diye düşünmeden edemiyor. Ayrıca, yazarın son attığı tweet'e göre filmi çekilmeye çok müsait olan öykü -tabii ki- senaristlerin gözünden kaçmamış, kitabın filmi yakında geliyormuş. Biz görevimizi yapalım, şimdiden haber verelim.

Film demişken aklıma geldi, kitabın konusu ilk bakışta Christopher Nolan'ın ünlü filmi Akıl Defteri'ne (Memento) oldukça benziyormuş gibi dursa da okudukça aslında hiç bir alakaları olmadığını fark ediyorsunuz. İçiniz rahat olsun, kitap tamamıyla özgün bir hikayeyi ele alıyor.

Kısacası, Uyuyana Kadar, hem anlatım hem de kurgu açısından gayet başarılı bulduğum, insanı yormayan, şu soğuk –ve İstanbul için karlı- kış günlerinde biraz kafasını dağıtmak isteyen herkese önerebileceğim çıtır çerez bir roman. Verdiğiniz zamana değeceğini garanti edebilirim.

Herkese iyi okumalar dilerim.

14 Ocak 2012 Cumartesi

KIRMIZI PAZARTESİ


KÜNYE

Orijinal Adı : Cronica de Una Muerte Anunciada
Yazar : Gabriel Garcia Marquez

Orijinal Dili : İspanyolca
Çevirmen : İnci Kut
Yayınevi : Can Yayınları











Kırmızı Pazartesi, tıpkı kitabın ön kapağında denildiği gibi, işleneceğini herkesin bildiği bir cinayetin öyküsü… Bu kitap için sanırım bundan daha iyi bir tanımlama yapılamazdı.

Kitaba konu olan ve yazarın kendi çocukluğunu geçirdiği Kolombiya’da yaşanmış gerçek bir olaydan esinlenerek yazıldığı söylenilen bu talihsiz hikaye, aslında Türkiye’ye ve Türk okuyucusuna hiç de yabancı olmayan bir trajediyi anlatıyor: Namus cinayeti.

Kitabın başkahramanı, Santiago Nasar, küçük bir kasabada kibirliliği ve yakışıklılığıyla ün yapmış yirmi bir yaşında bir delikanlı. Başka bir ifadeyle, öldürüleceğini daha kitabın ilk cümlesinde öğrendiğimiz ama gerçekten suçlu olup olmadığına kitap boyunca kanaat getiremediğimiz bir “kader mahkumu”.

Kitap, Santiago Nasar’ın öldürülmesinden birkaç saat önce başlayıp, birkaç dakika sonrasında sona eriyor. Aralarda ise hem cinayete zemin hazırlamış olaylara dair geri dönüşler hem de olaydan sonra kitaptaki yan figürlerin hayatlarının nasıl geliştiğine dair ifadeler yer alıyor.

Kırmızı Pazartesi romanında dikkat çeken en önemli nokta, kitabın, cinayete neden olan Santiago Nasar - Angela Vicario ilişkisine hiç değinmeden –hatta bunun varlığı üzerine okuyucunun kuşkuya düşmesini sağlayarak- bu temele dayanan bir cinayeti anlatması. Kısaca, yazarın yapmak istediği şey, anlatılacak olaya bağlı olarak okuyucunun kafasında oluşacak suçlu-suçsuz gibi karakter etiketlemelerden sıyrılarak namus cinayeti kavramına hem olayın taraflarının hem de toplumun diğer bireylerinin bakış açısının ne olduğu göstermek.

Bu açıdan bakınca, yazar bir toplumda yer alan hemen hemen her birey figürünün bir kopyasını kitaba yansıtmış gibi duruyor. Öyle ki, okurken bazı karakterlere çok kızarken diğerlerini takdir ediyorsunuz. Zaten Kırmızı Pazartesi romanının Nobel ödülü kazanma sebebinin de bu karakter zenginliği olduğunu düşünüyorum zira yazar çok sayıda karakterin cinayet işleneceği haberine verdiği birbirinden farklı tepkiler ile kafamızda bütün bir “toplum” tablosu çiziyor. Daha sonrasında ise kimin haklı kimin haksız olduğuna okuyucunun kendisinin karar vermesi için geriye çekiliyor.

Kitapta sıklıkla vurgulanan noktalardan biri, cinayetin işlendiği gün havanın yağmurlu olup olmadığı sorusu… Bu son derece net soruya bile aynı günü yaşamış onlarca kişi arasından pek çok farklı cevap çıkıyor ki bu da bizi bir noktada insan hafızasının zaafları ve geçmişe dair hatırlanan olayların doğruluğu konusunda düşünmeye itiyor. Kitapta dikkat çekilen diğer bir nokta ise, kader kavramı. Cinayetin işleneceği günün başından cinayet saatine kadar pek çok kişi Santiago Nasar’ın öldürüleceği haberini almasına rağmen öyle ya da böyle –isteyerek veya istemeyerek- onu uyarmayı başar(a)mıyor. Bu da akıllara "Öldürülmesi kader miydi?" sorusunu düşürüyor.
  
                                                  “... Kader bizleri görünmez kılar” – syf. 100

Ancak yine de ben, yazarın dikkat çekmek istediği ana noktanın "alın yazısı"ndan ziyade bir toplumun namus cinayetini meşru görmesi ve önüne geçmek için hiçbir şey yapmaması olduğunu düşünüyorum.

Ek olarak, kitaptaki en önemli vurgu, Angela Vicario’nun Santiago Nasar’ı öldürmekle mükellef olduğu kabul edilen ikiz erkek kardeşlerinin ruhsal durumu üzerine... Vicario kardeşlerin Nasar’ı öldürmek istememeleri ama bunu kendilerine dahi itiraf edememeleri, birileri kalkıp da onları durdursun-bu yük onların üstünden kalksın diye çırpınışları ama kimsenin onları durdurmaya çalışmaması çok etkileyici… Kitabın, bu tip namus davası cinayetlerinde başı yananın sadece kötü gözle bakılan kız veya ölen erkekle sınırlı olmadığını, aynı zamanda aslen hiçbir suçu olmamasına rağmen toplumun ona yüklediği yük yüzünden bedel ödemek zorunda bırakılan kardeşlerin durumunu da ele alması ona ayrı bir gerçekçilik katmış.

        “... "Artık ellerinde kimseyi öldürecek bir şey kalmadı,” demişti.
“Sorun o değil ki,” demişti Clotilde Armenta da. “O zavallı çocukları üstlerine çöken o korkunç yükten kurtarmak gerek.” – syf. 55


Kitabın anlatımına gelirsek, hikayenin dili gayet sade ve gerçekçi. O kadar ki, sonlara doğru ardı ardına gelişen olayları okurken kitap okumaktan çok sanki bir film seyrediyormuş gibi hissediyorsunuz. Kitabı İspanyolca aslından çeviren İnci Kut oldukça güzel bir çeviri yapmış, o konuda hiç şüpheniz olmasın.

Son olarak, yukarıda değindim ama tekrar belirtmekte fayda görüyorum, dünya çapında "Yüzyıllık Yalnızlık" romanıyla ün kazanan Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez 1981 yılında yazdığı bu kitabın ardından 1982 Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüş. Sadece bu bile okumanız için yeterli bir neden diye düşünüyorum. Herkese tavsiye ediyorum…

Ek olarak, kitap Macit Koper yönetmenliğinde -yine aynı adla- 2008-2009 yıllarında ülkemizde şehir tiyatrolarında tiyatro gösterisi olarak izleyici karşısına çıkmış. Aşağıda oyuna dair birkaç kare bulabilirsiniz:

                   

4 Ocak 2012 Çarşamba

GÜLÜN ADI




Orijinal Adı : Il Nome Della Rosa
Yazar : Umberto Eco

Orijinal Dili : İtalyanca
Çevirmen : Şadan Karadeniz 
Yayınevi : Can Yayınları












“… “Ama bu pek de erdemli olmayan rahipler arasında geçen bir hırsızlık ve öç alma öyküsü!” diye bağırdım, kuşkulu. “Yasak bir kitap yüzünden, Adso. Yasak bir kitap yüzünden!” diye karşılık verdi William.” (syf. 554)

Neresinden anlatmaya başlayacağımı bilemediğim, blog’da tanıtımını yapmaya çalışacağım ilk roman olması nedeniyle de bu bilinmezlik dehlizinde daha da fazla kaybolduğumu duyumsadığım, hakkında ne söylense az kalacak bir kitap: Gülün Adı.  Bu minvalde, daha yazının en başından, yapacağım her türlü eksik-yanlış değerlendirmenin okuyucu tarafından hoşgörüyle karşılanacağını umut ettiğimi belirtmekten başka çare kalmıyor bana.

Edebiyat dünyasında bilindik bir söz vardır, “her kitap yeni bir dünyanın kapılarını aralar” diye. Gülün Adı romanı içinse, yeni bir dünyanın kapılarını aralamaktan çok, yepyeni bir dünyayı her yönüyle keşfetmek desek sanırım daha doğru bir tanımlama yapmış oluruz. Öylesine dolu dolu bir roman…

Kitap, Ortaçağ tarihi içinde sık sık karşılaştığımız Papa-İmparatorluk-Ruhban Sınıfı arasındaki entrikaların tam ortasında yer alan bir manastırda geçen cinayetler silsilesini konu alıyor. Söz konusu manastırda ardı ardına pek çok cinayet işleniyor ve kahramanlarımız Baskerville’li William ile Melk’li Adso bu gizemin tam ortasında bir yandan katili ararken, diğer yandan verdikleri bilgilerle –dolaylı yoldan da olsa- okuyucuya Ortaçağ Avrupası’nda hüküm süren düşünce ve inanışları tanıtıyorlar.

Romanın geçtiği yer, 14. Yüzyıl İtalyası’nda oldukça güçlü bir konumda bulunan Benedikten tarikatına ait bir manastır… Kahramanımız Sherlock Holmesvari ayrıntıcı bir zekaya sahip olan William ise Fransisken tarikatının önde gelen düşünürlerinden biri. Zaten manastıra gelme sebebi de aynı şeye inanan fakat uygulamada birbirlerine ters düşen bu iki Hıristiyanlık tarikatının aralarını yapmak.

Burayı biraz daha açmak istiyorum zira kitapta, yazarın “kefaret bedeli” olarak nitelendirdiği ve okuyucuyu Ortaçağ dünyasına zihnen hazırlayıp, ilerleyen sayfalarda gelişecek olayları daha rahat anlamasını sağlamak için gerekli altyapıyı vermeyi amaçlayan ilk yüz sayfa, cinayet öyküsüne girişin yanısıra bu tarikatların kim oldukları ve ne istedikleri üzerine kurulu.

Kısaca denebilir ki; Benedikten tarikatı, bizim şimdilerde Ortaçağ gotik mimarisi olarak nitelendirdiğimiz devasal katedrallerde zenginlik içinde yaşayan ve bunun Hıristiyanlık dinine uygun olduğunu savunan bir tarikat. Fransisken’ler ise bu aşırı şaşaanın Hıristiyanlıkla uyuşmadığını ve kilisenin gittikçe özünden koptuğunu iddia ederek rahiplerin yoksul birer yaşam sürmeleri gerektiğini öne süren başka bir tarikat. Bu iki grup kitap boyunca –ve dahi yüzyıllar boyunca- birbirleriyle çatışıyorlar.


İşin içine kilisenin zenginliğini –doğal olarak- savunan dönemin Papa’sı Ioannes’ı ve Papa’nın gücünden rahatsız olarak Hıristiyan dünyasındaki bu çekişmeyi kullanıp alttan alttan Fransisken’leri destekleyerek Papa’yı yıpratmayı amaçlayan İmparator Ludwig’i de katınca olaylar iyice içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Aslında benim gibi Ortaçağ Avrupası’na özel bir ilgi duyanlar için bu kısımlar hazine değerinde zira o döneme ait pek çok yeni şey öğreniyorsunuz, ilk yüz sayfa boyunca kalemi elimden düşüremedim desem yeridir.


 “Sonunda, kendisinin de açık seçik anlayamadığı bir tasıma göre, rahiplerin yoksul bir yaşam sürmelerini istemenin insanı İmparator yanlısı kıldığını, bununsa Papa’nın hoşuna gitmediğini bilmem gerektiğini söyledi.” – syf. 339

Gelelim, romanın kılıfına sarıldığı polisiye öyküye… Şunu kabul edelim, Gülün Adı bir polisiye roman değil. Daha çok polisiye öykü kılıfına sarılmış Ortaçağ’a ait bir manifesto. Ama anlatılan polisiye öykü de öyle yabana atılacak cinsten değil; ince ince örülmüş, son sayfaya kadar katil hakkında insana bir fikir dahi vermeyen adeta bir giz…

Melk Manastırı'nın kütüphanesi
Cinayetlerin ilişiği, baştaki alıntıda da denildiği gibi, girmenin yasak olduğu bir kütüphane… Yazar bunu daha kitabın en başında okuyucuya hissettiriyor zaten. Ama burada aslında yasak kütüphane de içindeki yasak kitaplar da simgesel bir anlatım… Bana göre bu simgeleme ile anlatılmak istenen, bütün dinlerde var olan yasakların insan için nasıl çekici olduğu ve o yasakların neden konulduğu. Gerçekten var oldukları için mi, yoksa birileri kendi çıkarları uğruna öyle olmasını daha uygun buldukları için mi?

Bu noktada, romanın geçtiği manastırın ve kütüphanenin Avusturya'da bulunan Melk Manastırı'na ve onun dünyaca ünlü kütüphanesine bir atıf olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim zira kitabı yazarken Eco burada oldukça fazla zaman geçirmiş.

Umberto Eco
Romanın yazın özelliklerine gelirsek, Umberto Eco, kitabı yayınladıktan sonra neredeyse cümlenin başını unutturan upuzun betimlemeler içeren cümlelerinden dolayı –haklı olarak- tepki çekmiş. Bizim açımızdan bakıldığında, işin içine bir de İtalyancadan Türkçeye çeviri girdiğinden, hakikaten bazı cümlelerin ne anlatmaya çalıştığını anlamak için üzerinden birkaç defa geçmeniz gerekiyor. Ama genel itibariyle anlaşılmayacak bir roman değil, çevirmen Şadan Karadeniz bence oldukça başarılı bir iş çıkarmış.

Eleştiri mahiyetinde diyebilirim ki kitap olayları biraz dağınık anlatıyor, romanın ortalarına kadar kim ne diyor-neyi savunuyor anlamayabilirsiniz, ama sonlara doğru kurulan tezgah açıkça ortaya çıkıyor ve her şey yerli yerine oturuyor.

Karakter zenginliği açısından kitap oldukça doyurucu. Manastırda yaşayan 15-20 rahip var ama ana öykü 6-7 kişi arasında geçiyor. Bu noktada belirtmeliyim ki, kitapta devamlı yeni karakter girişi ve -ölümler dolayısıyla- karakter eksilmesi var, bu nedenle de oldukça dinamik bir öykü. Ayrıca karakterler arasına serpiştirilmiş Cesanalı Michele, Ubertino ve Fra Dalcino gibi tarihi kişilikler de romana ayrı bir gerçeklik katmış. Gülün Adı’nı okuduktan sonra bu rahiplerin hayatlarını okumak insanı pek çok açıdan düşünmeye zorluyor.

Görüldüğü gibi, Gülün Adı, arka planda İmparatorluk ile Papalık arasında dönen güç savaşını, ön yüzünde ise bir manastırda işlenen cinayetleri konu alan koca bir roman aslında.  Kitap boyunca zaman zaman -yaşanan felsefi tartışmalar yüzünden- tempodan düşüşler olsa da geneli itibariyle belli bir ayarda seyreden polisiye öykü ile harmanlanmış bir Ortaçağ hikayesi. İçinde rahiplerin cinsel yaşamından tutun da dinin kadınlara bakış açısına, Hıristiyan dünyasından bakınca Arap’ların ve İslamiyet’in nasıl gözüktüğüne kadar Ortaçağ’a ve o dönemin ruhban sınıfına dair hemen hemen her şeyi bulabileceğiniz bir Benedikten manastırının öyküsü... Ortaçağ’ı sevenlerin okumasını özellikle tavsiye ederim.

“Stat rosa pristina nomine, nomina nuda tenemus”

Not: Kitap 1986 yılında Fransız yönetmen Jean-Jacques Annaud tarafından Der Name Der Rose adıyla filme çekilmiş, merak edenler aşağıda filmin fragmanını izleyebilirler. Ben henüz filmi izlemediğimden onun hakkında yorum yapamayacağım, izledikten sonra bilahare onu da yorumlarım.

İyi seyirler ve iyi okumalar...




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...